Neden sabahları işe gidilir?

“Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik.
Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik…” -Cahit Zarifoğlu

Kendi ürettiğini tüketen ve çalıştığı kadar kazanan insanlar düşünün. Akşamüstü serinliğinde kırlara uzanan, yaprakların hışırtısı dinlemekten ve gökyüzünü izlemekten bizim şimdiki tüm zevklerimizden daha fazla keyif alan bir insanlar… Başını alıp gittiği dilediği bir yerde yeni bir hayat kurabilen, nerede ne yaptığının toplum tarafından sorgulanmasından korkmayan insanlar. Ya da, belirli bir süre çok çalışıp biriktirdikleri ile uzun bir yolculuğa çıkma imkanı olan kişiler.

Bu imrendiğimiz hayatlar daha insanlık tarihinin başından iki yüzyıl öncesine kadar mevcuttu. Çok kazanma tutkusu içini kemiren insanlar için elde ettikleri servet tarih boyunca yetmemişti. Teknolojinin gelişmesi bu tutkuyu alevledirdi ve Sanayi Inkılabı’nı doğurdu. Tembellik Hakkı makalesine göre sürekli çalışmanın erdem oluşu fikri bu dönemde planlı olarak yayılmıştır.

Çünkü zenginlik için daha çok mal satmak gerekiyordu. Bunun için de daha çok üretim yapmak gerekiyordu. Tarihteki ilk atölyeler kuruluyor, makinelerin başına insanlar gerekiyordu. İnsanlar bulundukça tarihteki ilk fabrikalar kuruldu. Ve çok daha fazla insana ihtiyaç duyuldu.

Daha çok üretmek daha çok insana bağlıydı. Fakat insanlar çalışmak istemiyorlardı, ama çalışmaları gerekliydi. Birbiriyle rekabet edebilmek; silahlanma ve sömürge yarışında öne geçebilmek ne kadar zengin olunduğu ile yani sanayinin ne kadar geliştiği ile ilgiliydi. Bunun için devletler insanların sisteme ayak uydurmadan, kendi başına yetebilmesinin önüne geçtiler. Her alan başka alanlara muhtaç edilerek işler sonunda bürokrasilere bağlı klındı. Prosedürler çıktı, kanunlar çıktı ve bir şekilde şehirde fabrikada çalışmak sıkıntı yaşamamak için daha ideal geldi. Tarlasında mutlu olan adamın mutluluğu elinden bu zamanda alındı.

Hala kafasına esince bir yere gidebilen, parada gözü olmayan ve hayatından memnun olan kitle; çalışan kitleye kötü örnek oluyordu. Bunun için devletler eğitim sistemine el attılar ve bugün hala korunan şeklini verdiler. Ken Robinson, bugünün eğitim sisteminin Sanayi İnkılabı zamanında şekillendiğini ve bugüne kadar korunduğunu anlatır.

Ekonomi modellerinden yaşam tarzına, eğitim sisteminden mutluluğun kaynağına kadar ele atılan bu düzene toptan “Sistem” diyorum. Derdimizi anlatmak için paragraflar gerekecek. Bilenler için İngilizce’de “the sistem”, Arapça’da “el-sistem” diyebileceğimiz bir şeyi kastediyoruz. Sistemlerin de üzerindeki sistem. Her sistemi kontrol eden tek sistem. İlk harfi her zaman büyük yazılması gereken sistem.

Sistem’in sürekliliği; halkın kendi arasında konuştuğunda sistemi sorgulamaması ile de ilgili idi. Bir şekilde tüm toplum bu yeni düzenin normal olduğunu kabul etmeli, hatta bu düzene daha iyi ayak uydurmak konusunda yarışmalıydı. Televizyon imdada yetişti. Bir zamanlar herkes mutluydu, sonra insanlara nelere sahip olmadıklarını göstererek mutsuz ettiler. Mutlu olmak için ihtiyacı olmayan şeyleri almaları gerekiyordu. Tüketim toplumları bu zaman oluştu, moda bu zamanda doğru. Kapitalizm insanları hem çalıştırıyor hem de çalışmaları için sebep veriyordu. İnsanlar düzeni unutup sadece düzen içindeki küçük mutluluklara odaklandılar. Ve ne zaman mutlu olsalar daha büyük bir mutluluk kaynağı yaratıldı. Sürekli soru sormadan üretim-tüketim dengesi içinde Sistem’i büyüten nesillerle birlikte 1800’lere kadar ancak 1 milyara ulaşmış insan nüfusu iki yüzyıl içinde 7 katına çıktı. İnsanlık tarihinde yaşamış tüm insan sayısının yüzde yetmişi sadece son yüz yılda yaşadı.

Üreten, tüketen ve bu döngüde kalabilmek için sürekli üretmesi ve tüketmesi gereken toplumun ses çıkarmayacağı ideal düzene bir süre sonra erişilmiş oldu. Hafta tatili, mesai, sigorta, maaş, emeklilik ve daha pek çok kavram; robotlaşan insan ırkının fıtratında olduğunu zannettiği kalıplar halini aldı. Öyle ki; maaşı ve kredi kartı elinden alınan kimse tek başına yaşamaz oldu. İnsan, dünyada dokuz bin yıl nasıl yaşadığını birden bire unutuverdi. Son yüzyıl; nesiller ancak elindeki paraları birileri kabul ettiğinde ve etrafında market olduğunda yaşamını sürdürebilir oldu.

Sistemin fıtrata uydurduğu tek şey ise; insanın çalışmaya olan gerçek ihtiyacı olması ve çalışmanın zaten kutsal olması idi. Ama sorun şuydu ki; Sistem içinde çalışmak ile ne konuda çalışılacağını keşfedenin çalışması arasında sadece isim benzerliği vardı. Burada iki konu çok iyi kullanılmıştır; çalışmanın işsizlikten iyi olması, çalıştıktan sonra dinlenmenin keyifli olması. Paul Lafargue’ye göre iş çıkış saatleri öyle bir ayarlanmıştı ki; insanların akşam eve gitmeyi heyecanla bekleyeceği kadar az, ama sabah işe gitmeye isyan etmeyeceği kadar da çok zaman kalmalıydı.

“…Hayatta en çok ve en saf neşe veren şeylerden biri, işten sonra dinlenmektir.” -Kant

Hiçbir kişisel tutku geliştirmeyen, amacı olmayan, aklının çalışmak dışındaki tüm fonksiyonlarını yitiren insanlar; pazar tatili yaptığında bile kendini suçlu hissetmeli, işsiz kalıp hiçbir şey yapamamaktan korkmalıydı. Kendiyle geçirdiği her gün bir şey keşfedebilme ve hayatını değiştirebilme yeteneği ile doğmuş insan canlısı, sürekli boşluğun tüm beyin fonksiyonlarını kaybetmesine neden olunacağı bilinerek evcilleştirildi.

Televizyon ile insanların zamanını öyle bir boşlukla doldurdular ki, işi elinden alındığında geriye sadece bu boşluk kaldığı için tek umudu yeniden işe alınmak oldu. Fıtratın boşluktan kaçma ve bir şeylerle meşgale olma isteğini kullanan sistem; kendisi dışındaki her şeyi boşluk, kendisini ise çalışmanın tek yolu ilan etti.

“Mutlak istirahat huzursuzluğa yol açar.” -Balzac

Biraz bilgi, sistemin ne olduğunu keşfetmeye ve bundan nasıl kurtulunacağını anlamaya yeter. Zaten bu bilgiye ulaşan binde birlik kesim sistemin içinde değildir; aksine, sistem bu kişileri kullanmak, hizmet almak ya da belirli yerlere getirerek onlardan yararlanmak ister. Ama onlar, başkalarının ömür boyu elde etmek için uğraşacağı her şeyi elinin tersiyle iterler, çünkü özgürlüklerini kaybetmek istemezler. Gel gör ki, bu duruma erişmesinizi sağlayacak bilgiler sistemin kendisi tarafından edinilemez. Bu bilgi herkese açıktır, bilim anlatır, kitaplar söyler; ama eğitim söylemez. Dünyadaki tüm eğitim sistemlerinde okul, sisteme işçi yetiştirir, verdiği unvanlar sadece kendi içerisinde kullanılabilir, kendi sınavlarını geçmeye yarar. Hayatta pek bir karşılığı yoktur.

“Okullar, çözümü olduklarını sorunu muhafaza edecektir.”

Sistem, içinden kaçamayacağınız bir yaşa kadar sizi oyalamak ister. Çünkü üniversite mezunu olmuş bir kişi, babasından harçlık istemeyeceği yaşta; aslında bunca yıl işine yarar hiçbir bilgi edinmediğini keşfettiğinde artık çok geç olmalı ve bu saatten sonra hiç sorgulamadan sistemde kalmalıdır. Amerika’da da, Çin’de de örneklerini görebileceğiniz şekilde; Sistem, eğitimi geniş bir zaman dilimine yaymakta, her işi yapabileceğiniz yılları okullarda geçirmenizi sağlamaktadır. Çağ değişip de mevcut pozisyonlar dolunca, yani aşağı yukarı her on yılda bir; eğitimin gerekliliğini, ihtiyaçları, koşulları, sınavları artırarak hayata atılma yaşını gittikçe ertelemektedir. Üstelik, her işi yapma potansiyeli olduğunu unutacak kadar okuyup bir bölümden mezun olan kişiler, sadece kendi mesleki unvanı ile iş aramakta yani diğer tüm sektörlerde çalışmayı reddetmektedir. Bu da, işsiz olduğu halde iş bulana kadar yıllar geçse bile sistemde bir tuhaflık olduğunu anlamamasını sağlar.

Bu konu aslında biraz daha derin. Bunu bir misalle anlatmak lazım. Diyelim ki; eşit servete sahip iki kişinin yaşadığı bir evrendeyiz. Birinin evindeki bir musluk bozulmuştur. Tamir etmesi için diğerine para teklif eder, ama kabul etmez. Çünkü o da eşit servete sahiptir ve paraya ihtiyacı yoktur.

Ne var ki bir süre sonra kabul eder, diğerinin musluğunu tamir eder. Aldığı para eşitliği bozmuştur ve artık diğerinden daha zengindir. Ama musluğunu para ile tamir ettirmeye alışmış diğeri her ihtiyaç olduğunda diğerini çağırmaya devam edecektir. Parası olmayanın parası olana iş yaptırarak kendini patron zannetmesi; döngünün henüz başında gerçekleşir, sonunda değil.

Öyle bir zaman gelir ki, musluğunu tamir ettirecek parası kalmaz. Ama paraya ihtiyacı olur. Gerçek roller ortaya çıkar. Diğerinin musluklarını tamir etmeyi önerir. Önerisi kabul edilir ama çok daha düşük bir ücrete. Paranın neredeyse tümüne sahip olanın ve kendi musluklarını tamir edebilenin diğerinin durumuna düşmesi bir ömür boyu imkansızdır. Dünyadaki tüm sistem, çok çalışanın içinden çıkamayacağı bir gelir adaletsizliğine sahiptir.

“Çalışarak zenginlik elde edilir” ilüzyonunun arkaplanı olmadığı ortaya çıkar. “Çalışmak zorunda olmak fakirlik belirtisidir” kuralı hayata geçtiği andan itibaren kimse çalışarak zengin olamaz. Anlaşılır ki;“Kimsenin çalışmadığı ortamda çalışmak için ilk öne atılan kişi hayatta kazanan taraf olur.”

Tüm farklı ihtimallerde ve hatta zenginlik eşit olarak bölüşüldüğünde bile eninde sonunda iki grup ortaya çıkar; tembellik edip sonradan çalışmak zorunda kalan ile çalışarak tembellik etme hakkı elde edenler. Bugün herkesin maaşı iki katına çıkarılsa, hayat tarzları yine varlığını korur. Bir süre sonra borçlu yine borçlu, mutsuz yine mutsuzdur. Para sadece evine giderken çekirdek ile kola alan kişinin pasta almasına yol açar; vizyon kazandırmaz. Düşünce yapısı aynı kalan kişinin parası arttığında sadece ihtiyaçları artar. Para ile hayatın nasıl değiştirilebileceğini akledecek zeka, Sistem tarafından insanların ellerinden almıştır.

Bugün tüm dünyadaki Sistem’in amacı da budur; ömrünüzün başında tembellik etmenizi sağlayıp sonra ömür boyu çalışmanızı sağlamak. Üniversiteler, ünvanlar, sınavlar, hedefler vaktiniz, kas gücünüz yerine aklınızla hayatınızı kazanmanız önemli şeyleri öğrenmeden yıllar geçirmenizi ve böylelikle ne iş olsa yapacağınız bir ruh haline gelene kadar tüm seçeneklerinizi tüketmenizi sağlayan yöntemlerdir.

“Çalışmak istemek o kadar nadir bir erdemdir ki teşvik etmek gerekir.” Abraham Lincoln

Seni çalıştırmaya devam etmek isteyen sistem, çok çalışarak sistemden çıkılabileceğini bilmektedir. Sistemin zayıf noktası, daha baştan çok çalışıp sonradan tembellik hakkı elde edebilmektir. Ama bunu gerçekleştirmenin iki yolu kapatılmıştır. Birincisi; verimli çalışmak yerine makinelerin yapabileceği ve hatta sizinle aynı işi yapabilecek binlerce kişi bulunabilecek bir işe talip olmanızı sağlamak. İkincsi; zaten yeterince çalıştığınız için akşam eve gittiğinizde kendiniz için bir şey yapmak yani gerçekten çalışmak için gerekli gücü kendinizde bulmanızı engellemek. Hayatını kazanmak için çalışırken bir yandan da hayatını düzene koymak için çalışan, kendini geliştiren, az ama etkili iş yapan kimse sistemde kalmamıştır.

“Bütün güzel şeyler sadece gayretle elde edilir. Kötü şeyleri yapmak kolaydır, iyi şeyler ise çaba sonucu ortaya çıkar.” -Dhammapada’dan

Sistemin bir başka zayıf noktası da sistemin sunduklarına talip olmamaktır. Mutluluğu şehir yaşamında, mağazalarda, AVM’lerde, her yeni çıkan cep telefonunda arayan herkes köledir. Bunlara talip olmayan kişi için sistemin yapabileceği pek de bir şey yok. İhtiyaçlarımızın artmadığını, mutluluğun eşyada olmadığını anlayan kişinin çalışmadan da yaşayabileceği öyle kıymetli bir zaman dilimi doğar ki; bu zaman dilimi sayesinde elde ettiği yeni koşullar ile sistemin sunduğu her şeye sahip olabilir. Ama elini onları almak için uzatır mı uzatmaz mı bu o kişinin gündemi ile ilgilidir.

Buraya kadar sistemin özgürlüğü kısıtlamasını dert ettik. Sistemden çıkmadan rahat yaşamak ise fazlaca kolay. Talepleri bunlar olan kimsenin sistemden dert yanmasına gerek yok. Sistem size inanılmaz bir iyilik yapıyor; rakiplerinizi eliyor. Nesiller yola milyonlarca insanla başlıyor. Hayatının başında her şeyi yapabilecek, aklını dilediği alana yönlendirebilecek ve kendini geliştirecek insanları alıp ne yapacağı söylenmeden yapamayan, tek derdi iş, sigorta, maaş ve emeklilik olan, öğrenmeyen, keşfetmeyen ve özgür düşünmeyen insanlar haline getiriyor. Piyasa kendini geliştirene, aklını kullanana kalıyor.

Evet, çalışmaya biraz da akıl ilave ederseniz her şey çok daha rahat. O zaman kariyer basamakları da aynı anda yükselmeye başlıyor. Hem çalışkan hem akıllı bir insanın istikrarı demek bu şehir yaşamının kalburüstü simaları arasına girmek demek. Lakin böyle kişilere çok az ihtiyaç var. Sistem, yükselecek olanın kendini belli etmesini bekliyor. Kurallarına uyan kişiler mutlaka yönetici, müdür, patron; başarı örneklerini ısrarla okuyunuz. Ama iç huzurunuz başarı, prestij ve paraya bağlı değilse bu yolu tercih etmek zaman kaybı.

“Çalışmak bir fazilet değildir, fakat faziletli bir yaşamın olmazsa olmaz şartıdır. Sıkıntıyla yapılan acele işler başkalarının olumsuz nazarının hedefi olur. Gerçek çalışma her zaman sessiz ve süreklidir, dikkat çekmez. Çok çalışan olmak yetmez, ne üzerine çalıştığını düşünmek gerekir.” -Henri Davi Thoreau

Dertli bir fikir adamı olmayı göze alamıyorsanız ; çalışkan bir sistem adamı olabilirsiniz. Dertlerinizi düşünecek vaktiniz kalmayacak kadar çalışkanlıkta ısrar ettiğinizde borçlarınız tükendiğinde, şimdi beğenmediğiniz pozisyonunuz ister istemez yükseldiğinde, birileri sizi kaybetmemek için çaba verilmeye başlandığında bugünkü dertlerinizin zerresi bile kalmayacaktır.

Sistem’i başımıza Batı medeniyeti bela etmiş olsa bile etkisini daha şiddetli yaşadıklarından çözümünü de bulmuş durumdalar. Çözümün sahibi de Sistem değil; insanlar. Dikkat ediniz; Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da insanlar tamahkar değil. İşçi olarak da mutlu, yönetici olarak da. Londra’daki ufacık evlere bakın, Japonya’da geleneksel, minimalist, mobilyasız evlere bakın, İsviçre’deki dairelere bakın. Herkes işinden çıkıyor, manava gidiyor, evine gidip yemek yapıyor. Senin benim beğenmediğimiz cihazlar kullanıyorlar, bizim uğramadığımız, korumadığımız yeşil alanların, parkların tadını çıkarıyorlar. Bizden mutlular. Bizim sorunumuz; işçi olarak da mutlu olmuyoruz, memur olarak da, yönetici olarak da. Sistemin boşluklarını bulup yükselirsek ihtiyaçlarımız artıyor. Bulunduğumuz yerde kalırsak da sahip olduklarımız bize yetmiyor. Allah’ın kendinde bulunanı değiştirinceye kadar toplumların durumunu değiştirmeyeceğini söylediğini hatırlayınız. Sistem değil insanlar değişmeli ve Sistem’i kendisine adapte etmeli.

Sistem, Sanayi Inkılabı ile başladı. Artık sonuçları bilinen bir döngü ve bugün ülkemizde en şiddetli ve etkilerinin yoğun yaşanacağı zaman dilimindeyiz. Nüfus artışımız ile üretimimiz arasındaki dengesizlik bizi dışa bağımlı kıldığından, bu zaman biraz daha zor geçiyor. Sistem’i kuran devletleri hariç tutarsak, Sistem’den etkilenip de bu kadar nüfusa sahip olan başka bir devlet örneği yok. Sanayileşmeyi doğru anlamamış olmamız ve televizyona olan sadaketimiz de cabası.

Hepimizin sabahları ayna karşısında “bugün içinde yaşadığım düzendeki huzurun uzun süre devam edebilmesi için düzene ne katkım olacak” diye sormamız lazım. 2000’lerin başında, internetin yaygınlaştığı ilk yıllarca birkaç satır kodun yüzlerce kişiyi işsiz bıraktığına tanık olduk. Köylere kadar ulaşan mobil teknolojilerinin yapabildiklerini okuduk. Sektörlerin birden bire değişmesini, aracıların ortadan kalkmasını, tekelleşmeyi gördük. Her başarılı girişime hayranlık duyduk, teknolojiyi övdük. Şimdi bakıyorum da; insanların birbirinin rızkını alma yolları keşfetmesine başarı demişiz. İyilik için kullanılması gereken aklı ve teknolojinin; kişilerin zenginliği ve asla düzelmeyecek bir gelir adaletsizliği yaratılması için kullanılışını izlemişiz.

Zenginlik hırsı ile başlayan bu düzen artık milyarlarca insanı doyurmak için bu düzeni korumak zorunda; çünkü alternatif düzenler akıl edemiyoruz. Bunu birisi yapana kadar düzen içinde özgür olmalıyız. Adaleti, gelir dağılımını, hak-hukuku, helal rızkı savunmalıyız. Herkes önce kendi üzerine düşeni yapmalı. Çalışmalı, ama ne iş yapacağına kendisin karar vereceği bir düzene kavuşmak için çalışmalı. Buna ulaşanlara ne mutlu, biz sadece oraya henüz ulaşmamış kişiler için endişelelim.

“Ömrü boyu sevdiği işi yapan kişi, bir gün bile çalışmış sayılmaz.” -Konfiçyüs

Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.