Eğitim, sabahları okula gitmek değildir

Gelişmiş bir dünyada çocuklar yaklaşık beş yaş civarında okula başlıyor ve yaklaşık 12 yıl zorunlu eğitime devam ediyor. Okula gitmek; sanki arabayı yolun sağından ya da solundan kullanmak gibi doğal bir şey olarak görülüyor. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson

Tarihin ilk okullarından biri Platon’un kurduğu Akademi’dir (1). Kapısında ‘’Geometri bilmeyen giremez’’ yazılı bu okulda bir şeyler öğrenmek isteyenlerde bulunurdu. Herhangi bir müfredat ya da okul harcı yoktu. Amaç birlikte öğrenmek ve ilerlemekti. Bundan sonra da dünyanın her tarafında yüzlerce hatta neredeysede iki bin yıl boyunca eğitim gönüllü bir çaba olarak kalmıştır. Öğretmen ve öğrencilerin amacı ortaktır. Bilmenin, öğrenmenin gözle görülür bir bedeli olmadığı gibi bedel beklentisi de yoktur. Ivan Illich’e göre Ortaçağ’da bir üniversite hocası olmak fakir hatta dilenci olmakla eşdeğerdi (3).
18. yüzyılda ilk kez bu durum değişmiştir. Prusya adı verilen bir devlet tarihte ilk kez zorunlu eğitim uygulamasını başlatmıştır. Kendisini asker-millet olarak tanımlayan Prusya devletinde, devletin her bir vatandaşı ordunun bir ferdi sayılıyordu. Prusya devleti vatandaşlarının istediği tarzda bir düşünce yapısına sahip olması için çocuk yaşta okula gitmesini ve kendi istediği müfredatı görmesini zorunlu tutarak insanlık tarihinde görülmemiş bir uygulama başlatmıştır. Her sene belirli bir yaş gurubunun okula başlaması, öğrencilerin sınıflara ayrılması, müfredatların derslere paylaştırılması uygulamaları günümüzde hala devam etmektedir.
O tarihlerde Avrupa nüfusunun %5’i şehirlerde, %95’i köylerde yaşamakta idi (4). İnsanlar tarih boyu yaşadıkları gibi yaşıyorlardı. Toprak ekiyor, hayvancılık yapıyor, vergi veriyorlardı. Hayat sürdürmek için gerekli her deneyim aileden çocuklara, meslek edinimi için gerekli bilgiler ustalardan çıraklara geçiyordu. İnsanlık tarihinin başından beri böyle devam etmişti. Şehirde yaşamak için neredeyse hiçbir sebep yoktu.
1700’lerin sonundaki Avrupa ile 1000 yıl önceki Avrupa arasında neredeyse hiçbir fark yoktu. Neredeyse hiçbir yeni büyük buluş hayata girmemişti. Ancak bu ilelebet, hiç olmadığı kadar değişmek üzereydi. İngiltere’de James Watt adında hırslı bir adam vardı ve buharlı makinelerin az olsa kullanıldığı bir ortamda yaşıyordu. Watt, buhar gücünün mucidi olmasa da onu gerçekten anlayan ilk kişi olmuştu (5). Buharın bir madde olmasının arkasında bir enerji olduğunu fark etmişti. Ve bu gücü olabildiğince verimli olarak kullanmak için makineler tasarladılar. Devrim niteliğinde bir şey olmuştu. Tarihte insan belki de ilk defa bu kadar büyük bir gücü kendi amacı için yönlendirmeyi başarmıştı.
İngiltere, dünyada sanayileşmeye başlayan ilk ülke oldu. Buharla çalışan makineler, üretim araçları ardından dev hammaddeleri işleyebilen fabrikalar ve sonra da bu ürünleri dünyanın öbür ucuna satmak üzere deniz üzerinden taşıyacak yine buharla çalışan ulaşım araçları ürettiler. İngiltere, zenginliğinin ve gücünün kaynağını bulmuştu (6) Ve bu hızlı değişim ve büyük zengilik ve güç fırsatından yararlanmak isteyen tüm devletler arasında büyük bir yarış başladı. Sanayi Inkılabı ile tarih boyu insan gücü ile yapılan işlerin yerini makineler aldı, geri döndürülemez bir üretim süreci başladı.
Sanayi Inkılabı domino taşı etkisi yaratarak birbiri ardınca büyük devrimlere yol açtı. Makinelerin üretilmesi demirin kullanımını artırırken, demirin kullanım artışı daha fazla makine üretilmesini sağladı. Buhar makineleri ulaşımı artırırken, ulaşımın artışı işgücünü artırdı. Çok daha fazla hammadde kaynağı çıkarılabilir oldu, bu da üretimi artırdı. Daha fazla üretim daha fazla ticarete, aynı bölgelerde daha fazla nüfus artışına neden oldu, bu da daha fazla iş demekti. Dünya tarihinin tamamı boyunca varmış hissi yaşadığımız neredeyse her şey son ikiyüz yılda insanlık tarihine girmiştir.
Ancak, bunların başında her şey güzellikle olmadı. Fabrikalar kurulmuştu kurulmasına fakat burada çalışacak işçilere ihtiyaç vardı. İnsanların köyden kalkıp şehre gitmesi için, üstelik işçi olmak için tarlasını, yeşil manzarasını, evini bırakması, nesillerdir sürdürdüğü alışkanlıklarını, zanaatını ve tecrübesini bırakmak için sebebi yoktu. Devletlerin ise birbiriyle rekabet için üretmesi, satması gereken mallar vardı. Bu sebeple bir ‘’sistem’’ kuruldu. Tüm toplumsal anlayışı değiştirecek ve insanların tüm hayatının her alanında aynı amaca hizmet etmesini sağlayacak bu sistem ile %95’i köylerde yaşayan insanlık şehirlere gitmek zorunda kaldı (7). Olduğu haliyle mutlu olan insanların önlerine amaçlar, görevler, bitmek bilmeyen beklentiler konuldu. Mesai saati, emeklilik, maaş, paydos kavramları o günlerden kalmadır.
Bir nesil zorlukla fabrikaya işçi olsa da, onların çocuklarının güzellikle olması gerekiyordu. Bu sebeple tüm devletler eğitim sistemine müdahale etmiştir. Sanayi Inkılabı öncesi bile varlığını sürdüren üniversiteler fikir üretmekten çok kendisine söylenen ve ‘’sistem’’in yararına olan şeyler söylemeye başladılar. Zorunlu eğitim tüm Avrupa’ya yayıldı. Tarihte ilk kez çocuklar okullara götürüldüler. Sabahları okula gitme, hafta sonu tatili, sömestir, yaz tatili ve hatta tarihçi ve sosyologlara göre ‘’çocukluk’’ kavramı bile o günlerden kalmadır. O tarihe kadar çocuklar yetişkinler gibi yaşıyorlardı. Onlarla birlikte oturup kalkıyor, yemek yiyor, günlük işlerde ve yaşamı geçindirmek için yapılan her şeyde büyüklerle birlikte onların yaptıklarını yapıyorlardı. Yaz tatili, çocukların bunları yazın yapmaya devam edecek olması nedeniyle uygulamaya konulmuştur. Ancak eğitimin esas amacı; çocukları fabrikada çalışmaktan şikayet eden anne-babalarının elinden çekip, çalışmanın devlet ve kendi geleceği için ne kadar önemli olduğunu anlatacak okullarda yetiştirmek, zihinlerini sistemin kölesi olacak şekilde inşa etmektir (8).
‘’Sistem”in eğitimi, yani eğitim sistemi; insanlara hayatta yapılabilecek en doğru şeyin okula gitmek ve zaten gidecek başka bir yer olmadığına ikna etmek için kurulmuştur. Kişinin kendini eğitebileceğini unutması için müfredat düzenlenmiş, dersler bölünmüş, o dönemin öğretmenlerine ciddi görevler verilmiştir. Bugünkü piramit gibi inşa edilmiş ders planları, dil ve matematik derslerinin başta olduğu müfredat, ilkokul, ortaokul ve lise kavramları o dönemden kalmadır (9).
Devlet yetiştirebildiği kadar işçi yetiştirmek, biraz da bunları yönetip idare edecek memur ve yönetici yetiştirmek istiyordu. Sistem ve sınavlar bunların istenen oranda mezun olacağı şekilde inşa edilmiştir. Büyük çoğunluktaki köylülerin çocuklarının işçi, sistemi savunacak zenginlerin çocuğunun yönetici olacağı bir düzen inşa edilmiştir. Bugün herkese eşit eğitim uygulamaları amaçlansa da ilk baştaki bu adaletsiz uygulamanın kalıntıları bugün de devam etmektedir (10). Bu düzen iki sınıf ortaya çıkarmıştır; şartları son derece kötü ama aç kalmaktansa sistem içinde kamayı kabul eden işçi sınıfı, şartları oldukça iyi ve güçlü ve avantajlarından vazgeçmemek için sisteme sıkı sıkıya sarılan orta sınıf (11). İşçi sınıftan çok çok ender olarak sistemden bağımsız düşünmeyi başarabilen insanlar özgürleşmiş ve kendi hayatlarını yaşamıştır.
Okullar ile fabrikaların birbirine çok benzemesi tesadüf değildir. Her ikisinin de doğuşu aynı zamanda yaşanmıştır. Her ikisi de aynı mantığın bildiği yöntem ile benzer sorunlara cevap vermesinin ürünüdür. Hatta ikisinin varlığı birbirini etkilemek üzere dizayn edilmiştir (12). Fabrikalara ve okullara zil konulması, çalışma sürelerinin parçalara bölünmesi, öğretmen ve öğrenci arasındaki hiyerarşinin idare ediliş şekilleri, bireylerin değiştirilebilir standart parçalar haline getirilmesi tesadüf değil bilinçli diktelerin sonucudur (13). Sonuçta eğitimin amacı fabrikaya işçi yetiştirmektir. Çocukken işçi gibi okuyanlar, işçi iken buldukları hiçbir düzene itiraz edemezler (14). Ders saati, teneffüs, ders zili, okul üniforması kavramları bu şekilde hayatımıza girmiştir.
Ve bu sistem başarılı olur. Korkunç bir üretim hamlesi başlar. Yüzyıllardır üzerinde ölü toprağı bulunan Avrupa modern dünyanın yüzyıl öncesinden zenginleşir (15). Makinelerin ürettiği silahlar, geçmiş çağın silahlarına oranla çok orantısız bir güç kaynağıdır. Ve eldeki hammaddeler tükenir, tüm dünyada hammadde arayışına çıkarlar. Kendi elinde tüfek, karşı tarafın elinde kılıçlar varken hiçbir şeyi güzellikle istemezler. Sömürgecilik böyle başlar. Avrupalılar, elinde kaynağı olan devletlere gider; orayı işgal ederler. Tüm madenleri, kaynakları hiçbir ücret ödemeden hatta oranın halkını çalıştırarak kendi ülkelerine getirirler. Bunlar olurken Amerika’da ise bizzat sömürülen insanlar götürülüp ücretsiz işçi olarak çalıştırılır. Ücretsiz hammadde, ücretsiz işçilik ve korkunç bir makineleşme ile birleşince dünyanın en zengin ve güçlü devleti de kurulmuş olur.
Avrupa ve Amerika, üretmeye çalışmıştır alışmasına ancak daha fazla üretim için hep daha fazla işçi ve makine gerektiği gibi düz bir mantıkla çalışmaktadır. Taylor adındaki bir mühendis, işçilerin çalışma saatlerinden görev dağılımlarına kadar pek çok değişliklik dener ve hesaplar. İşi parçalara ayırıp her işçiye sürekli yapacağı sadece bir iş verdiğinde, her fabrika standart tek bir ürün ürettiğinde ya da çalışma saatleri sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki vardiya halinde düzenlendiğinde daha verimli olunacağını ispatlar ve bu uygulamaya geçilir. Endüstrileşme denen süreç sonrası aynı fabrikalar çok daha düzenli, verimli olur. Ama bu anlayışa göre işçiler de makinenin dişlisinin bir parçasıdır ve tüm işler basitleştirilip bölündüğünden ustalaşma kaybolur. Her parça değiştirilebileceği gibi her işçiden de vazgeçilebilir olmuştur. Hiç kimse önemli değildir, önemli olan sistemdir.
En kötüsü ise Taylorcu anlayışın eğitim sistemine uygulanmasıdır. Evet, bizzat sanayide iyileştirme yapmak için kullanılan tüm kurallar okullara uygulanır. Standart üretim yapmak için kurulan düzenler; standart öğrenci yetiştirmek için kullanılır. Farklı isimle falan değil, bizzat ‘’Taylorcu Eğitim Modeli’’ adı altında öğrencilerin istatistiklerine göre müfredatlar, konular, dersler ayarlanır. Her öğrenciden ve her öğretmenden vazgeçebilir hale gelinir. Standart öğrenci yetiştirmek için bireyselliğin tüm özellikleri silinir. Her yetenek gereksiz, her uç noktada özellik anormal, her özgün davranış standarttan sapmak olarak işlenir. Ve bu istisnaların çaresine bakılır. (16) Sınavlardan müfredata her şey standart vatandaş yetiştirmek içindir (17). Çoktan seçmeli testler, müfredat, ünite, konu kavramları o günden kalmadır.
Eğitim sisteminin en başta sanayi mantığı ile oluşturulması; öğrenciye ”hammadde”, piyasanın isteklerine göre diploma alacak mezunlara ise ”ürün” gözüyle bakılması sonucuna yol açmıştır (18).  İşletmeler, piyasanın taleplerine göre üretimde değişiklik yaparlar. Müfradatlar, açılıp kapanan bölümler, sıkışıp daralan sektörler ve kurumlara göre değişir; bireyin yeteneklerine göre değil. Artık şirketler neredeyse devletler kadar güçlüdür ve hatta devletler sermayeyi kontrol edenler tarafından yönetilmektedir. Her çağın bireyleri o çağın ihtiyaçlarına göre eğitilir, kendi yeteneklerine ya da olmak istedikleri kişiye göre değil. (19)
Endüstriyel süreçler doğrusaldır; Ken Robinson’a göre okulun her bir periyodu sonrasında bir büyük sınava girme süreci endüsrileşmenin okula yansımasıdır (20). Sınavı geçenler bir sonraki okula gidebilirler. Çok başarılı olanlar daha iyi bir okula giderler. Kalanlar o noktada bırakılırlar ve direkt olarak fabrikaya gönderilirler. Okul, endüstrinin bir taklidi gibi işler. Ancak böyle bir süreçte milyarlarca insan kim olduğundan asla haberdar olmadan, ömür boyu çalışarak ve emekliliğini bekleyerek yaşayıp ölmüştür (21).
Biraz insanlar gözünü açmaya başlayınca, zenginlik orta sınıfı güçlendirince dümdüz bir eğitim sistemi tepki toplamaya başlayınca sistem bir başka öneri getirdi; diploma. Üniversite mezunu olmak sıradan bir insan olmaktan çok farklı bir ünvandı. Üniversite mezunu işçi gibi çalışsa, hayatı çalışma ortamı dışında tamamen diğer herkes gibi geçse de kendini iyi hissedip sistem için çabalamaya devam demekti. Dahası, üniversite mezunlarının dahi sistem için çalışmak için çabalaması, bunun reklamını yapması insanların sistemi sorgulamasının önüne geçmiştir (22). Sistem, sanki hep varmış ve hep de olacakmış gibi normalleşmiştir (23).
Sonra bu zenginlik ve silahlanma iki tane dünya savaşına, dünyanın her yerinde bitmek bilmez sorunlara, adaletsizliğe, açlığa neden oldu. Ve çağ değişti. Avrupa ve Amerika ilk baştaki tarzdaki sanayileşmeyi kötüledi. Endüstrileşmenin de bir ötesine geçip elektroniğe, yazılımlara yöneldi. Hammadde işlemek gibi ‘’ilkel’’ üretim tarzlarına ait fabrikalarını önce şehir dışlarına, sonra üçüncü dünya ülkelerine gönderdiler. Kendileri yeniden ağaçlandırma, bireye önem verme, eğitim sisteminde düzenlemelere gittiler. Ancak dünyanın kalanında sanayileşme daha yeni geliyordu. O ülkelerde de eğitim sistemi baskı, yönlendirme, işçi yetiştirme anlamına geliyor. Enerji üretimi, silahlanma yarışı, politik güçler için ağaçlar kesiliyor, insanlar köylerinde mutlu olamıyor, işçi olup ömür boyu emekliliği bekleyecekleri bir işe girmek zorunda kalmak üzere okul okuyorlar.
Ancak tüm bunlar olurken Avrupa ve Amerika dahil tüm ülkelerde ilk baştaki eğitim düzeninin omurgası uygulamalar devam ediyor. Artık amaçlar ve hedefler çok daha büyük gösteriliyor. Bir zamanların işçi sınıfı gibi yaşayan beyaz yakalılar, tüm ömrünü kolejlerde okumak, bunu başaramazsa çocuğunu okutmak için hiçbir hayat yaşamadan ömür tüketen insanların çağındayız (24). Okul hala kendi başına öğrenmenin mümkün olmadığı havası yaratıyor ve kişi sadece başkası bilgi verirse bilgi edinebilir halde kalması için uğraşıyor (25). Sistem, Ivan Illich’in deyimiyle ‘’yaşama hazırlığı yabancılaştırma’’ ile sadece kendi içerisinde iş bulunabileceğini, hayat sürdürülebileceğini söylüyor (26.) Oysa ilginç olarak sadece sistemden bağımsız düşünen, gerektiği kadar öğrenen, dünyaya bir şeyler katanları ödüllendiriyor, onların hizmetlerini, ürünlerini alıp sisteme uyan herkesin hayatına yerleştiriyor.
Eğitim sistemi, sembolik bir kavram. Bir nesne değil, kendi başına düşünemez, bizim adımıza karar veremez. Kendi bilinci de yoktur. Bizim adımıza çağ değişimine adapte olamaz, bizim ihtiyaçlarımıza göre kendini şekillendiremez. Son yarım yüzyılda ise artık diplomalardan sistemin vadettiği hayat tarzına kadar her şeyin dışına taşıldı, eğitim sistemi insanları açıkta bıraktı. Endüstrileşmenin yarattığı kapitalizm, televizyon kültürünü yarattı. Bu kültür insanların fabrikada işçi olmasını engelleyip beyaz yakalı olmak istemesini sağlıyordu. Ancak sosyal medya ve internet insanların beyaz yakalı olmasını engelledi. Z kuşağı bambaşka hayallerin peşinde. Suanda da tam yapılacak olan; insanlık tarihinin başından beri yapılanın aynısı; kendini eğitim (27). Okul içerisinde bir hayat sürdürürken bile rayında gidiyor gibi görünse bile her saniye bir başka fırsattan haberdar olmamızı engelleyip bizi tembelleştiren, iki yüzyıllık uygulamalara kendini kaptırmadan kendini geliştirmeli. Okullar her zaman yoktu ve belki de gelecekte olmayacak. Sistemin bizim lehimize bir hale gelmesini bekleyecek vaktimiz yok (28). Ama eline bir kez hayat fırsatı geçtiğinin farkına varan her insan için okulun eğitim amacıyla insan hayatına girmediğini bilmek iyi bir başlangıç olacaktır.
Öğrencilerin okullaştırılmasına sebep; öğretmeyle öğrenim, büyük gelişmeyle eğitim, diploma ile yeterlilik, akıcılıkla yeni bir şey ortaya koyma arasında bir karışıklık yaratılmak istenmesidir. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
DİPNOTLAR
  1. MÖ 399’da Sokrates’in idam edilmesinden sonra, Platon kendini yollara vurdu ve uzun süre seyahat etti. Ve bu gezkinlik ancak MÖ 387’de, ünlü felsefe ve bilim okulu Akademi’yi kurmasıyla sona erdi. Platon ölünceye dek, dünyanın ilk üniversitesi sayılan Akademi’nin başöğretmeni olarak kaldı. -Tanrı Matematikçi mi?, Mario Livio
  2. Akademi’de ödenmesi gereken bir okul harcı ya da önceden belirlenmiş bir müfredat yoktu; hatta bildiğimiz anlamda bir fakülte hocaları bile yoktu. -Tanrı Matematikçi mi?, Mario Livio
  3. Ortaçağda bir üniversite hocası olmak fakir hatta dilenci olmak anlamına gelirdi. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  4. Kırsal kesimin çoğu mevsimlerin ve inançların gerektirdiği şekilde yaşıyordu. Pek çoğu okuma yazma bilmiyorlardı. El becerisi ve ticaret dışında çok az eğitime sahiptiler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  5. ”Bayım, ben burada bütün dünyanın sahip olmak istedim bir şey satıyorum: Güç. Mühendis Michael Bolton, neden bahsettiğini iyi biliyordu. O ve birkaç hırslı adam -örneğin James Watt- madencilik ve imalatta buhar makineleri kullanıyorlardı. Enerjiyi, yani gücü ehlileştirmiş görünüyorlardı. Bu adamlar, Britanya’da Sanayi Devrimi’nin itici gücü olmuşlardı. -Bilimin Öyküsü, William Bynum
  6. Britanya, sanayileşen ve fabrika sistemini geliştiren ilk ülkeydi. Bilimsel ilerlemelerin yönlendirdiği, yüksek hızla mal imal etme ve bunları uzaklara nakletme konusunda büyük enerji artışlarına dayanan bir devrimdi bu. Modern dünyamızı enerjisiz düşünemeyiz, çok enerji vardır. Hepsi de buharla başlamıştır. -Bilimin Öyküsü, William Bynum
  7. Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  8. Bugünkü eğitim teorileri; ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl boyunca süregiden ”çocuğun zihnini denetleme mücadelesi”nin bir yönünü temsil eder. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  9. Sanayicilik için üniversite mezunlarından ziyade beden işçilerine ihtiyaç duyuldu. Bu nedenle, yaygın eğitim tıpkı bir piramit gibi inşa edildi; herkesi kapsayan geniş çaplı zorunlu eğitim, daha küçük çaplı ortaöğretim ve dar ucu oluşturan yüksek öğretim. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  10. Ücretli tarım işçisiyseniz, çocuğunuzun bir fakülteye girme şansı yüzde 0,7’dir, üst düzey bir görevliyseniz bu oran yüzde 58,5’e çıkar. -Zorunlu Eğitime Hayır, Catherine Baker
  11. İşçi sınıfının oluşmaya başladığı bu yıllarda çalışanlar için şartlar inanılmaz derecede kötüydü. Ancak, fırsatları değerlendirenler için zenginlik ve iyi bir yaşam vardı; bu da orta sınıfın oluşmasını sağladı. Sanayiciler, tüccarlar, doktorlar, avukatlar toplumda güçlü bir sınıf oluşturdular ve bu da ortaçağdan kalma feodal düzenin yıkılması demekti. Para, iktidarı ele geçiriyordu. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  12. Fabrikalarda olduğu gibi, liseler ve yüksek öğrenimler de iş bölümü şeklinde organize edilmektedir. Liselerde, gün genellikle düzenli zaman dilimlerine bölünür. Zil çaldığında dersler değişir ve yeni bir derse geçilir. Öğretmenler belli konularda uzmanlaşır ve gün boyunca belli zaman dilimleri içerisinde bir sınıftan diğerine girerler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  13. Çocukları gelecekte (fabrikalardaki) kariyerlerine zihinsel olarak hazırlamak için fabrika zillerini taklit eden okul zilleri kullanılmaya başlandı. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  14. Bir diğer radikal eleştiri konusu da okul eğitimi sistemlerinin, uygulanan eğitim boyunca, monoton, sıkıcı ve kişisel tatmin vermeyen işlerde çalışmayı kabul etmek üzere yetiştirilmiş işçiler üretmede kullanılmış olmalarıdır. Bu işçiler endüstriyel sistemin otoritesini kabul ederler ve bu sistemde herhangi bir köklü değişliklik arayışına girmezler. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  15. Eğitimin prensipleri nispeten yeni hazırlanmıştır. Çoğu 19. yüzyılın ortalalarında gerçekleşen Sanayi Devrimi ile oluşmaya başladı ve Sanayi Devrimi ile Avrupa Yaklaşık yüz yıl önceden güçlenmeye başladı. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  16. Endüstriyel üretimin amacı, aynı ürünlerin benzer versiyonlarını üretmektir. Uygun olmayan öğeler ya yok edilir ya da tekrar işleme alır. Yaygın eğitim sistemleri, öğrencileri belli gereksinimlere göre şekillendirmek için tasarlanmıştır. Bundan dolayı sisteme uymayan bazıları sistem tarafından reddedilir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  17. Endüstriyel süreçler, belirli kurallar ve standartlarla uyumlu olmayı gerektirir. Bu prensip, eğitim için hala geçerlidir. Standart akım, müfredat, öğretim ve değerlendirmeyle uyum içinde olmaya dayanır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  18. Yoğun şehirleşmenin baskısı altında kalan çocukla endüstri makinelerince işlenecek doğal kaynaklar haline gelmiştir. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  19. Endüstriyel üretim piyasa talebi ile ilgilidir. Talebin artması ya da düşmesine göre imalatçılar üretimi ayarlar. Endüstriyel ekonomilerde nispeten az sayıda idari ve profesyonel çalışanlara ihtiyaç duyulduğu için üniversiteye kabul edilen öğrencilerin sayısı çok sıkı denetleniyordu. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  20. Endüstriyel süreçler, doğrusaldır. Ham maddeler ardışık aşamalardan geçerek ürüne dönüştürülür ve bu ardışık aşamaların her biri diğerine test etme yöntemiyle açılan kapılar gibidir. Yaygın eğitim, ilkokuldan liseye ve liseden üniversiteye geçiş şeklinde aşamalı olarak tasarlanmıştır. Öğrenciler, genellikle yaş gruplarına göre ayrılır ve doğum tarihlerine göre tanımlanan gruplar halinde sistem boyunca ilerlemektedirler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  21. Bu prensipler ürün imalatında işe yararken insanları eğitme konusunda çeşitli sorunlara neden olabilir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  22. Bir başka ilgi alanı ise kitlesel okul eğitiminin gelişmesine eşlik etmiş olan, eğitim yoluyla toplumsal hareketlilik sağlandığı miti oldu. Bu mit, diplomaların toplumsal değer için tam bir ölçü ve toplumsal ödüller için bir temel kabul edilmesine yol açmıştır. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  23. 70’lerden itibaren eğitimin ekonomik büyümenin anahtarı olduğu düşüncesinden hareketle kamusal okul sistemleri, piyasaya sürekli olarak itaatkardır işçiler yetiştirmek üzere ulus çapında sıkı bir sınav sistemi yürütlüğe koydular. Bütün dünyada öğrenciler yıllarını önlerine konulan her şeyi ezberleyerek, kolejlere ve daha iyi okullara girmek için yapılan sınavlara hazırlanarak harcıyorlar. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  24. Okul, yaşama hazırlığı yabancılaştırmakta, böylece öğrenciler gerçek eğitimden ve yaratıcılıktan yoksun bırakılmaktadır. Okul, öğretilmeye ihtiyaç duymayı öğreterek, yaşamın yabancılaştırıcı kurumlarına hazırlık yapmaktadır. Bu ders bir kez öğrenildiğinde, insanlar bağımsızlaşmaya doğru olan gelişim dürtüsünü yitirmektedir. Bu insanlar artık benzer konulara karşı ilgi duymazlar ve kurumsal tanımlamayla önceden saptanmadığında, yaşamın sunduğu sürprizlere kendini kapatırlar. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  25. Okullu bir insanın konuştuğu dil, reklamcı tarafından kullanılan dildir. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  26. Okullar bir ideolojik deneyim kaynağıdır ve mevcut toplumsal yapıyı yeniden üretir ve teşvik ederler. Okullar aynı zamanda insanları öğrendiklerinden yabancılaştırma ve onları kurumların ve uzmanların otoritesine bağımlı kılma hizmetini görürler. -Özgür Eğitim, Joel Spring
  27. Pek çok öğrenme ediminin hiçbir öğretmeye gereksinim duymadığı yolundaki bulgu manipüle edilemez. Herbirimiz birey olarak, kendi okulsuzlaştırılmamızdan sorumluyuz ve sadece bizler bunu başarabilecek güce sahibiz. Hiçkimse okullaştırmadan kendisini özgürleştiremdiği için mazur görülemez. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  28. Ya sınırsız yatırımı haklı çıkaran bir üretim olan kurumsallaştırılmış öğrenime inanmaya devam edeceğiz, ya da sadece kişisel bir çaba içerisinde görülebilecek olan öğrenme fırsatlarını engelleyen bariyerleri yıkmak amacıyla kullanılması gereken bir yasayı planlamayı ve yatırımı yeniden keşfedeceğiz. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich

EKLER

  1. 162, iyi demirden çivi yapılmaz, Sapiens
Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.