Hiçbirimiz ortalama değiliz

İş yerinde ve okulda, her şeyi yapmanın bir tek doğru yolu olduğu ve alternatif bir yol izlersek genellikle yanıldığımız, saf olduğumuz veya tamamen hatalı olduğumuz söyleniyor. Genellikle öncelikli olan, mükemmel olmak değil sisteme uyum sağlamak. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

Todd Rose, 1926 yılında ilk uçaklar tasarlanırken Amerikan Hava Kuvvetleri’nin yaptığı bir uygulamayı anlatır. Standart bir kokpit belirleyebilmek için o günlerde o mesleğe sahip kişiler için ciddi bir sayı olan yüzlerce pilot üzerinde ölçüm yaparlar. Her bir pilotun baş parmak uzunluğundan bel yüksekliğine kadar pek çok verisi kayıt edilir. Ortalama ölçüler toparlanır ve ondan sonra tüm pilot koltukları ve kokpitler bu ölçüye göre tasarlanır.

Yıllar sonra Harvard’lı genç bir araştırmacı bu ölçüleri analiz etmeye karar verir. 4063 pilot üzerinde ölçüm yaparak kaçının ortalama olduğunu bulmak ister. Bunun için de çok genel ölçüler kullanır. Örneğin boyu 175 cm olan bir pilotu 170-180 cm arası işaretler. Ve sonuç açıklanır; ”bir tek pilot bile” önceden belirlenmiş ortalama pilot ölçülerine uymaz. Her bir pilotun ayrı bir özelliği ortalama özelliği içine girse de genele bakıldığında kimsenin tüm özellikleri ortalama değildir. Kol uzunluğu ideal olan bir pilotun bacağı kısa olabilmektedir. (1). Todd Rose diyor ki; ”Ortalama pilot diye bir şey yoktu. Kokpiti ortalama pilota uyacak şekilde tasarladıysanız aslında hiç kimseye uymayan bir kokpit tasarlamışsınız demektir.”

Uzun süre hüküm süren ortalamacılığa karşın son çeyrek yüzyıl ise bu düşüncenin tiranlığının yıkıldığı bu gibi binlerce deney sonucuna sahne olmuştur. Esasında olan; istatistiğin daha doğru yorumlanmaya başlaması, bağımsız düşünen araştıran kişi sayısındaki artış ve sorgulamadır. Yine de yüz yıl boyunca ortalamacı anlayışın hala korunduğu pek çok kurum var, en vahimi de eğitim konusu. Öğrenciler için ortalama ihtiyaca göre müfredat belirlemek, öğrenme planı çıkarmak; pilotlar için ortalama koltuklar üretmekten çok daha farklı bir konudur.

Peki ortalamacı anlayış nasıl tüm kurumları sarmış, eğitim sistemine kadar her yerde yüz yıla yakın süre etkin olmuştur? Bugün bile hükmü süren bu anlayış kimin etkisi ile başlamıştır? Cevabı bir kişidir. 1856’da doğmuş bir kişinin son iki yüzyıl içinde yaşamış neredeyse herkesin hayatında etkisi olmuştur. Onun yüzünden okula sabahları gittiniz. Okul hayatınız boyunca onun yüzünden zil sesi duydunuz. Onun yüzünden okulunuz ve öğretmeniniz yeteneklerinizi ortaya çıkarmakla ya da geliştirmekle ilgilenmedi. Ve yine onun yüzünden öğrenmeniz gerekenleri kendiniz seçmediniz, birilerinin öğrenmenizi istediği şeyleri ders olarak okudunuz. Bu kişi; Frederick Winslow Taylor’dur.

Bir fabrikada başmühendisliğe yükselmiş sıradan bir kişi olan Taylor, fabrika üretiminin etkisinin artırılması üzerine kafa yordu. Verimsizliğin ana sorun olduğunu iddia eden Taylor, makinelere daha fazla yüklenmek yerine işçilerin çalışma düzenlerinde değişiklik yapmanın çok daha etkili olacağını çözdü. Kısa süre içinde aralıksız ve yoğun çalışmanın, işi görevlere ayırıp her işçinin tek bir işi sürekli yapmasının, işçilerin eve alışamayacağı kadar geç ama isyan etmeyecekleri kadar erken süre mesai yapmasının; kısacası bugünkü iş düzeninin mucidi odur. Aynı zamanda mesai, maaş, mola, hafta sonu tatili, yıllık izin, emeklilik gibi kavramlar da aynı dönem insanların yaşamına girmiştir.

İşletme yönetiminin de babası kabul edilen ve bireyselliğin tehlikeli olduğu fikrini savunan Taylor’a göre bir işçinin beceri ve özverisine bağlı bir sistem zamanla ona muhtaç hale gelecekti (1). Dolasıyla her iş tanımı ve her işçi standart olmalıydı. İş bölümleri, çalışma saatleri ve işlerin tanımı öyle bir ayarlanmalıydı ki, bir işçi ayrıldığında yeni gelen hemen onun yerini alabilmeliydi (2). İnsanı makineye dönüştüren bu fikir pek çok uygulamayı beraberinde getirdi. ‘Geçmişte insan öncelikliydi, gelecekte sistem öncelikli olmalı’ diyen Taylor’un sisteminin ana konusu ”ortalama”ydı. İşçi kapatisinin ortalamasına göre günlük yapılabilecek iş hesabı üzerinden beklentiler rahatça hesaplanabiliyor, gelecek planları yapılabiliyor ve her yeni duruma göre hesaplamalar kolaylaşıyordu. O günlerden sonra 2000’lerin başına kadar ortalamanın tiranlığı sürdü.

Maalesef Taylor’un ilham kaynaklarından biri öğretmenlerinden biridir. Todd Rose’un Ortalamanın Sonu kitabında anlattığına göre bu öğretmen sınıfta Taylor ve arkadaşlarına soru sorduğunda problemi çözen öğrencilerin parmaklarını şıklattıktan sonra elini kaldırmasını söylermiş. Parmak şıklatmaya göre hız hesaplar ve böylece ortalama problem çözme süresine göre iki saatte çözülebilecek kadar ödev verirmiş. Acı verici derecede üzücü bir uygulama. Taylor, ev ödevi standart hale getirilebiliyorsa endüstriyel işlemlerin de getirilebileceğini düşünür ve ortalama fikrine yoğunlaşır. Ancak endüstriye yaptıkları yetmezmiş gibi sonradan ”Tayloristler” olarak anılan bir eğitimciler grubu yüzünden eğitim sistemi de baştan aşağı ortalamacı olur (3).

Taylorcu sisteme göre gerçekten bir şeyler öğretilmiş, daha kötüsü aklını kullanmayı öğrenmiş bir sınıf dolusu insan mezun etmek; işçiye ihtiyaç duyulan çağda gereksiz ve tehlikeli idi (4). Bunun yerine asgari talepleri karşılayan, üst düzey bilgisi olmadığını bilen ve ortalamaya uyan bireyler mezun etmek çok daha etkiliydi. Çünkü piyasanın talepleri buydu. Ortalamanın ve standardizasyonun hakim olduğu eğitim sistemi, öğrenciyi makineleştirecek bireysel yeteneklerini keşfetme isteğinden dahi koparıyordu. Tamamı aynı şekilde düşünen ve aynı işlere talip olan, zaten başkasını yapamayacak bir kitle bu eğitim sisteminde yaratılıyordu. Sistemi kuranlar açık açık öğrencilerden filozof, alim, sanatçı, bilim insanı yaratmak niyetinde olmadıklarını belirtiyorlardı (5).

Sanayileşmenin başladığı İngiltere’de ortaya çıkıp 1920’lerde Amerika’ya transfer olan bu standart eğitim anlayışı, sonradan tüm dünyaya yayılmıştır (6). Hiçbir öğrencinin yeteneklerinin dikkate alınmadığı bir düzende her ülke sebebini bilmeden bir yerde başarılı olacağı düşünülerek kendi ülkesinin çocuklarını makinenin çarkları gibi davranan modeli kullanmıştır. Sanayileşme ve eğitim sisteminde kullanılan ortalama mantısı sistemin büyümesini hızlandırınca o günün tüm kurumlarında aynı mantık kullanılmıştır (7). Bugün bile bundan bağımsız bir mantık düşünebilen çok çok az kişi ya da kurum vardır.

Konuyu anlamak için basit bir bilgi verelim. Dünyadaki herhangi bir topluluk herhangi bir konuda mutlaka çan eğrisi oluşturur. Örneğin bir sınıftaki boy uzunluklarına bakalım. Sınıfın büyük çoğunluğu 150 cm civarından 190’lara kadar aralığa yığılırlar. 150-160 arasında 10 kişi varken 160-170 arasında 20 kişi, 170-180 arası 30 kişi, 180-190 arası 20 kişi ve 190-200 arası 10 kişi olduğunu kabul edelim. Bunlar yaklaşık değerler, bu kadar düzenli yığılma olmasa ama genelde olacak olan budur. Bu kişilerin grafik çizelgesinde oluşturduğu çizgiye norm denir.

Norm, bir çan eğrisi oluşturur. ‘Normal’ kelimesi buradan gelir. Başka bir sınıfta çan eğrisi yüksek veya düşük seviyelerde yığılma getirmiş olabilir ama yine de çan eğrisi oluşturur. Eğer bir okulda bir sınıfın boy ortalaması 174 cm ise, ortalamanın 183 cm olduğu sınıf için ‘normalden yüksek’ deriz. Ya da sınıfın not ortalaması 100 üzerinden 60 ise, ortalaması 40 olan öğrencinin başarı durumu için ‘normalden düşük’ diyebiliriz.

Ama çan eğrisinde büyük değişlik yapabilecek istisnai kişiler olabilir. Bir sınıfta 120 cm ya da 220 cm boyunda biri olabilir. Bu durumda bu kişilere; normal olmayan, anormal, ortalama dışı ya da çizgi dışı ‘outlier’ denir. Bu kişiler ortalamanın bir parçası kabul edilmez, ortalamanın dışında kabul edilirler. Çünkü hesaba katıldıklarında ortalama üzerine hesap yapmayı zorlaştırırlar. Varlıkları, davranışları ya da özellikleri garip ve tuhaftır. Öyle olmamaları gerekmektedir. Dolayısıyla herhangi bir grupta grup gibi davranmayan herkes farklı kabul edilir ve genel kurallar içerisinde kabul edilmez. Böyle kişilere özel uygulamalar getirilir.

Diyelim ki tüm  öğrencilerin ”normal” olduğu bir sınıfta 2,25 m boyunda bir öğrenci vardır. Okul gezisinde bu öğrenci için otobüste normal koltuk verilemez, muhtemelen  özel bir yöntem bulunur. Tüm sınıfa spor kıyafeti sipariş verilirken medium, large, x-large siparişleri arasında bu öğrenciye özel dikim yapılır. Ama eğitim içerisinde ”yetenekler” aynı bu şekilde ”normal olmayan” kabul edilip özel uygulamaya alınmazlar. Tamamen yok sayılıp normal sınırlar içine indirilmeye çalışılırlar. Öğrenci bir yeteneğini belli ettikçe sistem onu çizginin dışında yani ”normal olmayan” bir etikette damgalar ve farklı yönlerini yok saymaya zorlar. Kişi eğitim sistemi içinde kim olduğuna bakılmaksızın ortalama uygulamalar içinde muamele görür, herkes aynı kalıba girmeye zorlanır.

Bunun sebebi şudur; her insanın istisnai olduğu, çizginin dışında kaldığı pek çok yönü, özellikleri, yetenekleri vardır (8). Bugün bunu daha iyi biliyoruz çünkü dünyada yeteneğin bireysel çaba ile ön plana çıkarılabildiği durum var. Ama eğitim sistemi yüzyıllardır bunu kabul etmiş olsaydı, kişi sayısı kadar öğretim yöntemi, müfredat, eğitim düzeni bulması gerekiyordu. Bunu yapamayacağını bilen Taylorcular, bu özellikleri yok saymış ve her insanı ”normal” olmaya zorlamıştır. Sistemin ana çizgisi farklı davranışların dışlanması üzerinedir (9). Normal olmayı hakaret kabul eden büyük insanlar genellikle çizginin dışında kalmaya devam edip hayatlarını özgürleştirip dünyayı değiştirmişlerdir. Ama büyük çoğunluklar kendilerini özel yapan alametifarikalarını ”tuhaflık” zannederek onları saklamayı öğrenmişler, sonra onlara sahip odluklarını unutup sıradan ve ”standart” insanlar olarak yaşamışlardır (10).

Düşünsenize; herkesle aynı ders saati kadar beden dersine girdiniz. Belki iki kat fazla girmek aslında dünya tarihine geçecek bir voleybolcu olduğunuzu ortaya çıkaracaktı. Herkesle aynı sayıda tarih dersine girdiniz, tam bir konu ilginizi çekmişti ki tüm sınıfla birlikte başka bir konuya geçildi. Aklınız o konuda kaldı, sonra da unuttunuz. Onu da bırakalım; dünyada inanılmaz konular varken aynı standart, kısıtlı, sıkıcı ders ve konulara bölünmüş müfredata hapsoldunuz. Bugün aklınıza bile gelmeyecek bir amaç için hem severek hem eğlenerek çalışıyor ve çok daha rahat yaşıyor olabilirdiniz (11).

Hiçbirimiz ortalama değiliz; hepimiz bireysel ve kendimiz gibiyiz (12). Bunu büyük insanlar keşfedeli çok oldu; hem sözleri hem de hayatlarıyla bize bunu anlatmaya çalıştılar. Kimi ”bendeki yetenek değil tutku” dedi, kimi ”bendeki zeka değil merak” dedi. Ama hepsini hayatının zaman dilimlerine kendileri karar verirken görüyoruz. Ne öğreneceklerini, neyi bileceklerini, hangi yeteneklerinin peşine düşeceklerini kendileri keşfediyorlar.

Tüm dünyanın ortalamacı olmasına sebep olan ülkeler, ortalamayı herkese diretmekten vazgeçeli çeyrek asırdan fazla oldu. Orada artık yetenekler ön plana çıkıyor, kendini keşfetme arzusundaki kişi için olanaklar sağlanıyor, eğitiminin kalanı ilgi alanları üzerine inşa edilebiliyor. Hatta özel bir üniversiteyi yeteceğinden kazandığı bursla okuyabiliyor. Ama en önemlisi, kim olduğunu keşfedecek zaman veriliyor. Devam saati zorunluluğundan ders dışı serbest zamana kadar her uygulama insanların kendilerini keşfetmeleri ve bu konuda bir şeyler yapmaları için düzenleniyor.

Ama orada dahi ortalama içinde kalmanın güvenli hissettirdiği ciddi bir kesim var, zaten ortalamadan vazgeçilmiş de değil. Amerika örneğinde, büyük devletler vatandaşların büyük kısmının ”sıradan” ama sisteme yararı dokunacak olanların da yeteneklerini keşfetmesini istiyorlar (13). Çoğunluğun sıradan olması tüketim toplumu yapısını destekliyor ve insanların çalışma-harcama döngüsü içinde sistemi büyütmesine neden oluyor (14). Büyük çoğunluğa uyan sıradan tipler tıpkı bir logomatifin çektiği binlerce vagon gibiler. Herkesle birlikte aynı şeyleri yapmak daha kolay geliyor, çünkü insanı düşünmekten kurtarıyor (15). En ideal eğitim sistemi bile insana yeteneklerini keşfettiremez, ancak yeterince farklı konularla tanıştırır, dikkatinizi çekmeyi başarır, ilham verir ya da zaman tanırsa bunu kendiniz yapabilirsiniz. Bulunduğumuz şartlarda bunu kendisi için yapması gereken yine kişinin kendisi.

Walter Heler isminde bir ekonomistin “Eğer bir insanın sağ ayağı kızgın bir soba üzerinde, sol ayağı da buz içinde olsa, istatistikçi o insanın ortalama olarak rahat olduğunu söyler.” dediğini okudum. Ortalama yüzyılındaki anlayış için şahane bir tespit. Her türden öğrencinin olduğu bir sınıfta öğrenme hızı sınıf ortalamasına göredir, başarı puanları ortalamaya göredir, gösterilecek konular ortalamaya göredir. Ama bilinmeyen şudur ki; ”her türden” öğrencinin bulunduğu bir sınıf aslında ”her” sınıftır. Bugün biliyoruz ki dünyadaki insan sayısı kadar öğrenme, düşünme stili, bilgi ihtiyacı ve içerik talebi vardır.

Hatta hayattaki en büyük avantajlarımız zaten çizginin dışında olan özelliklerimizdir. Kendimizde sorun olarak gördüğümüz her şeyin nedeni standart yapıya uymamamız (16). Normlara uymayan bir kişinin yapabileceği en iyi şey anormalliğini artırmaktır. Buna bireysellik denir. Ortalamanın dışında da bir hayat olduğunu düşünmeye bile cesaret edemiyoruz. Oysa bireyselliğimizin keşfi ile bir kez geldiğimiz hayatımızın tüm akışını değiştirip bizi pek çok dertten kurtarabiliriz. Ortalamaya müfredatlar, kurallar, amaçlar; kendini eğiten için hakarettir. İnsan kendi ihtiyacını kendi bilmelidir.

Tayloristler, ortalama çalışanlarının yer aldığı bir sistemin, dahilerin yer aldığı bir sistemden daha verimli olduğu düsturunu benimseyerek, okulların da özel yeteceği teşvik etmeye çalışmak yerine ortalama bir öğrenci için standart bir eğitim sunması gerektiğini savundular. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson

DİPNOTLAR

  1. Taylor’a göre belirli bir işlemi gerçekleştirmenin ‘bir tek en iyi yolu’ vardı ve bu tek yol da standart hale getirilmiş yoldu. Bir işçinin işini kendi bildiği gibi yapmaya çalımasından kötüsü yoktu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  2. 1890’lardan başlayarak, ortalamalar yönteminin hataları asgariye indirmesi gibi verimsiliği asgariye indireceğini savunduğu yen bir endüstriyel organizasyon vizyonunu paylaşmaya başladı. Taylor’un vizyonu temel bir ortalamacı kavrama dayalıydı: standardizasyon. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  3. Tayloristler, endüstriyel görevleri ‘kusursuz biçimde’ yerine getirebilecek işçiler yetiştirmek için bütün eğitim sistemini bilimsel yönetimin temel öğretisine göre yeniden yapılandırmaya giriştiler: ortalama esas alınarak her şey standart haline getirilecekti. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  4. Taylorculuğun ortalama çalışanlarının yer aldığı bir sistemin, dahilerin yer aldığı bir sistemden daha verimli olduğu düsturunu benimseyerek, okulların da özel yeteceği teşvik etmeye çalışmak yerine ortalama bir öğrenci için standart bir eğitim sunması gerektiğini savundular. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  5. Bu insanları veya çocuklarını filozof, alim veya bilim insanı yapmaya çalışmayacağız. Onların arasından yazarlar, hatipler, şairler veya edebiyatçılar çıkarmak niyetinde değiliz. Büyük sanatçı, ressam, müzisyen… veya hukukçu, doktor, vaiz, politikacı, devlet adamı adayları da aramayacağız… -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  6. 1920’ye gelindiğinde birçok Amerikan okulu Taylorcu eğitim vizyonuna göre organize edilmişti: her öğrenciye ortalama öğrenci gibi yaklaşılıyor ve her birine geçmişlerinde, yetenek veya ilgi alanlarına bakılmaksızın aynı standart eğitim sunuluyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  7. 1890’lardan 1940’lara kadar yaklaşık elli yıllık zaman diliminde neredeyse bütün sosyal kurumlarımız her birimizi ortalamayla ilişkimiz üzerinden değerlendirdi. Bu dönüşüm sırasında şirketler, okulları ve hükümet sistemin bireyden önemli olduğu görüşünü aşama aşama kendilerine havuz edindiler ve her birimize tip ve sıralamadaki yerimize göre fırsatlar sundular. Günümüzde Ortalama Çağı dinmek bilmeden sürüyor. Yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında ortalamaya ne kadar yakınlaştığımıza veya ortalamayı ne kadar aşabildiğimize göre değerlendiriliyoruz. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  8. Eğitimdeki uygunluk probleminin nedeni, insanların standartlaştırılamamasıdır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  9. Her birey benzersizdir. Hepimiz hem fiziksel olarak hem de yetenek, kişilik ve ilgi alanlarımızdan dolayı farklıyız. Uygunluğun dar bakış açısı, sistem tarafından kabul edilmeyen ya da tedavi edilmek üzere bir kenara ayrılan çok sayıda kişi ortaya çıkartır ve bu kişiler topluma uymayan kişiler olarak adlandırılır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  10. 1920’ye gelindiğinde, birçok Amerikan okulu Taylorcu eğitim vizyonuna göre organize edilmişti; her öğrenciye ortalama öğrenci gibi yaklaşılıyor ve her birine geçmişlerine, yetenek ve ilgi alanlarına bakılmaksızın aynı eğitim sunuluyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  11. Tek beden herkese uymaz. -Okul Devrimi, Ron Paul
  12. Hiç kimse ortalama değildir. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  13. Halk eğitiminin amacı aydınlanmayı yaymak değil kesinlikle; mümkün olabildiğince çok sayıda bireyi aynı güvenli seviyeye indirmek, standart bir vatandaş yetiştirmek ve eğitmek, farklılığı ve özgünlüğü bastırmak.  ABD ve başka her yerde amaçlanan bu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose, H.L.Mencken’den alıntı
  14. Toplum ortalamacılığı benimsediğinde şirketler büyüdüler ve tüketiciler daha makul fiyatlı ürünler satın alabildiler. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  15. En iyi notlara ve test sonuçlarına sahip lise öğrencileri en iyi kolejlere gider ve ardından en iyi notlara sahip kolej mezunları en iyi işleri alır veya en iyi profesyonel okullara kabul edilirler. Tek boyulu sıralamaya odaklanmış sistem, her öğrenciyi ortalama öğrencinin yaptığı şeylerin tamamen aynısını yapmaya zorlar. ”Herkesle aynı ama herkesten iyi olun” der. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  16. İşçiler, kendilerine makinenin dişlileri gibi davranıldığını hissettikleri şirketlerde çalışıyorlar. Öğrenciler sınav sonuçları veya notları yüzünden rüyalarına asla ulaşamayacaklarını hissediyorlar. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

EKLER

  • Okul, spesifik bir zeka niteliğinde 2,5 metre boyunuz olduğunu kabul etmez, herkes için dağıtılmış ölçülere göre giyinmeniz gerektiğini söyler. Bu milyonlarca detay için geçerlidir.

Leave a Reply