Konuşmayı öğrenmiş olan dilediği her şeyi öğrenebilir

”İnsan evlatlarının en iyi öğrendiği şey, hiçbir hocanın onlara öğretemeyeceği ana dilleridir”. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

”İlk olarak ve zahmetsizce neyi öğrenmişsizdir” diye sorar Rancire ve kendi cevaplar; ”konuşmayı”. Ne kadar sürede öğreniriz; kişiye göre değişir. Ne zaman öğrenmeye başlarız; kişiye göre değişir. Nasıl öğreniriz; kişiye göre değişir. Etrafımızda konuşuluyordur. Biz de onları dinleyerek, izleyerek, daha konuştuğumuz dilin kurallarını bilmeden konuşmayı öğreniriz (1). Hatta kelimelerin pek çoğunu anlamlarını bile bilmeden doğru yerde ve zamanda, doğru şekilde kullanırız. Ve bu öğrenmedir, birinin öğretmesi değil.

Ranciere der ki; ”Çocuklarla konuşuruz, onlar etraftayken konuşuruz. Onlar da duyup kaparlar, taklit edip tekrarlarlar, yanılıp kendi kendilerini düzeltirler, şan eseri başarıp yöntemli olarak baştan alırlar: Açıklayanların onlara bir şey öğretemeyeceği kadar küçük yaşta, hepsi cinsiyetleri, toplmdal durumları ve derilerinin rengi ne olursa olsun, anne ve babalarının dilini anlayıp konuşmaya kadirdir.”

Kendisine bir şey öğretilemeyecek bir yaştadır konuşmayı öğrenir çocuk. Ken Robinson şöyle der; ”Eğer siz de bir ebeveynseniz çocuğunuza konuşmayı öğretmediğinizi bilirsiniz. Öğretmediniz de.” En sevecen velinin bile konuşmayı öğretmek için yeterince vakti ve sabrı olmayacağını söyler ve ekler; ”Küçük çocuklar dile sürekli maruz kalarak öğrenirler. Siz süreç boyunca düzeltebilir, teşvik edebilir ve onları tebrik edebilirsiniz. Ancak yanlarına oturup ”Hadi, gel konuşmamız gerekiyor. Daha doğrusu senin konuşman gerekiyor” demezsiniz.’’ (1)

Evet, konuşmayı bilmeyen bir çocuğa bir şey öğretemezsiniz. Dediklerinizin hiçbirini anlamayacaktır. Ama anlamadığı halde sizi gün içerisinde izleyebilir ve dinleyebilir. En önemlisi ise taklit etmeye çalışır. Taklit etmesi sonrası doğru bir tepki aldığında; kendi ağzından sizinkine benzer bir ses çıkardığını düşündüğünde, onun kelimeleri söylemesine tepki verdiğinizde nörolojide ”ödül yolu” denilen sinir ağları oluşur. Böylelikle bir sonraki sefer aynı yolun üzerinden geçmek daha keyifli gelir ve hep o yolu tercih eder. Hataları daha az tekrarlayıp doğru yolların üzerinden geçtikçe konuşmayı öğrenir.

Bertrand Russell’a göre bu şekilde olmasaydı insanoğlu ömür boyu hiçbir şey öğrenemezdi. Der ki; ”Kuşkusuz ki konuşmayı (onun etrafında) konuşarak öğretiriz ama sözcükleri öğretmek için yapılan girişimler bir işe yaramaz.’’ (2) İnsanın ilk öğrenme deneyimine dışarından müdahale edilemez, bu süreç onun yerine devralınamaz. Ivan Illich’e göre en idealist anne-babalar bile konuşmayı öğrenme sürecine dahil olamazlar, çocuklar anadillerini kendiliğinden öğrenirler (3).

Bu, hayatın kalanı boyunca beynimizin öğrenmek için izlediği yolun aynısıdır. Dışarıdan biri sizin beyninizde nöron yolları, beyninizin kısımları arasında bağlantılar oluşturamaz. Kalan her şeyi konuşmayı öğrendiğimiz gibi öğreniriz ya da öğrenebiliriz. Kant, anlayış gücünün önce zihinselin izlenimini takip ettiğini söyler ve dil öğrenmenin bunun temel örneği olduğunu söyler; ”Bu, sözgelimi, dillerde de böledir. Biz dilleri ya şeklen ezberleme yöntemiye ya da konuşarak öğreniriz.’’ (4)

Buraya kadar her şey harikadır. İnsan ömür boyu öğrenebilir durumdaki bir beyinle doğmuştur ve bir kez konuşmayı öğrenmiş bir kişi aynı yöntemi kullanarak ihtiyaç duyduğu kadar her şeyi öğrenebilir. Hayatının kalanı boyunca onun edinmesi bilgiler için bir gözlemci olmasına gerek kalmaz, her birey kendisini yetiştirebilir. Beyin öğrenmek üzerine deneyime sahiptir ve bu hiçbir şey bilmeyen bir bebeğin bile bu dünyaya adapte olmasını, çocukluğu boyunca keşfetmesini, gençliğinde ustasından bir zanaat edinmesini, yetişkinliğinde tecrübe kazanmasını ve sonra da kendisini izleyen gençler etrafında ustalık yapmasını sağlamaktadır. En azından son birkaç yüzyıla kadar bu böyleydi.

Ama konuşmayı kendi başına öğrenerek hayata başlayan ve ömrünün kalanı boyunca beynini aynı şekilde kullanabilecek bireye okul müdahale eder. Ranciere’nin deyimiyle; ”Artık şimdiye kadar kendisine hizmet etmiş zekanın yardımıyla bir şey öğrenmeyeceği varsayılır; öğrenme ile doğrulama arasındaki özerk ilişkinin artık yabancısıdır sanki.’’ (5)

Bir bireyin hayatına ‘’anlamak’’ diye bir kelime girmiş olur. ‘’Anladın mı?’’ Konuşma öğrenirken bir şey anlamak gerekmiyordu, kelimeleri anlamlarını bilmeden bile tam kullanması gereken yerde kullanmayı öğreniyor, anlamları sonradan geliyordu. Düşe kalka, düzele yanıla bir şekilde her şey eninde sonunda yerine oturuyordu. Birden bire bir sınıfta bir hoca bir şeyler anlatıp sonra ‘’Anladın mı?’’ diye sormaya başlamıştı. Bu hem doğduğundan beri alışık olmadığı hem de beyninin fıtratına ait olmayan bir durumdur. (6)

‘’Anlamak” çocuğun bir hoca olmaksızın, ileride de anlaşılacak konulara göre hocalar olmaksızın artık yapamayacağı bir şeydir.’’ der Ranciere. Okulun en büyük ve yıkıcı etkisi bizzat kendine biçtiği misyondadır. Okul öğrenmenin anlamını değiştirir ve ömrünün kalanı boyunca bir şey öğrenmek için öğreten birine ihtiyaç olduğu hissini yaratarak öğrenmeyi unutturur. Catherine Baker, gittikçe daha erken yaşlarda okula gidilme zorunluluğu başlatılmasını şöyle eleştirir; ”gün gelecek ”okullar olmasaydı, çocuklar yürümeyi öğrenemezlerdi” diyecekler.’’ (7)

Esasında okulun varlığına ve tüm vakti almaya çalışan uygulamalarına rağmen çocuklar kendi başlarına bir şeyler öğrenmeyi sürdürürler. Edinebilecekleri ya da edinmeyi seçecekleri sonsuz ihtimalli bilgi ihtimallerinin arasından sadece standart bir müfredata hapsolmuşturlar. Dünyada her yıl eğitim gören yüzmilyonlarca öğrenci, bu bilgilerin çok küçük bir kısmını alır. Aldıkları da öğrenmeyi seçtikleridir.  (8) Tüm gözetime, sınırlandırmalara, standartlaştırmaya rağmen çocuklar kendi başlarına bir şeyler öğrenirler ama derste hoca tarafından anlatılmamış şeylerin önemsiz olduğu hissi ve öğrenmenin ancak sınıfta gerçekleşeceği algısı nedeniyle bunun üzerinde fazla durmazlar. Öğrenmelerinin başkalarının elinde olduğunu düşünürler. Bunun üzerine giden ve dilediği herşeyi öğrenebilir olduğunu görüp hayatta kendisi için önemli olanları öğrenmeye başlayan ender kişiler ise hem kendi hayatlarını hem de dünyayı değiştirebilirler.

Ken Robinson, eğitim sürecindeki öğretmenlerin de aslında öğrenmenin bu şekilde gerçekleşmeyeceğini bildiğini söyler ve eğitimi tarımla karşılaştırır. ”Bahçıvanlar, bitkileri yetiştirmediklerini bilirler. Bitkinin kökünü toprağa tutturamazlar, yaprakları yapıştıramazlar ve taç yaprakları boyayamazlar. Bahçıvanın işi, tüm hepsinin gerçekleşmesi için en iyi koşulları oluşturmaktır. İyi bahçıvanlar bu koşulları sağlar ve kötü olanlar sağlayamaz. Aynı durum öğretmenlik için de geçerlidir. İyi öğretmenler öğrenme koşullarını oluştururlar ve kötü olanlar oluşturamazlar.’’ (9)

İkinci dil edinimi konusunda uzman Stephen Krashen, dil edinmek ile dil öğrenmenin farkını anlatır. İspanyolca öğrenirken sınavları geçecek kadar bilgi ezberlediğinde sınavları geçtiğini ancak İspanyolca öğrenmiş olmadığını söyler (10). Arkadaşı ise sınavlarda çıkacak olan bilgiyi es geçip gerçekten İspanyolca konuşmayı amaçlamıştır ve gerçekten de bunu başarmıştır. Yıllar sonra Krashen sınavını geçtiği halde İspanyolca bilmiyorken, arkadaşı hala biliyordur ve o günden beri geliştirmiştir. Arkadaşı öğrenmiş, kendisi öğrenmemiştir; sadece geçici bir süreliğine bilmiştir. Bilgi verilen insan bilir ama öğrenmiş olmaz. Öğrenme öğretim ile değil ancak kişinin öğrenmesi ile gerçekleşir. Ivan Illich’e göre de çocuklukta anadilini ”edinen’’ biri, okul nedeniyle öğrenmeyi unuttuğu için hayatının kalanında yeni bir dil edinemez, sadece geçici bir süre ‘’biliyor” olabilir. Öğrenenler ise genellikle bir ortamda o dile maruz kalıp izleyen, kullanan yani çocukluğunda anadilini öğrendiği gibi öğrenenlerdir. (11)

Denebilir ki; ‘’konuşmayı öğrenmiş bir kişi, dilediği her şeyi öğrenebilir’’. Bunun üç sebebi vardır.

Birincisi, dünyadaki her öğrenme biçimi konuşmayı öğrenirken beynimizi kullandığımız şekilde öğrenilir, sadece bunu unuttuk. Konuşmayı kendisine bir şey öğretilemeyecek yaşta öğrenen birinin farkında olmadan kullandığı metot, yüzbinlerce nesil boyunca atalarının da konuşmayı öğrendiği metottur; ama insanlık tarihindeki tüm insanlar hayatlarının kalanında da öğrenmenin böyle bir şey olduğunu düşünerek, hatta öğrenme üzerine hiç düşünmeyerek yaşayıp gidiyorlardı. Konuşmayı kendi başına öğrendiğini düşünen biri dilediği her şeyi de kendi başına öğreneceğini bilmelidir.

İkincisi, psikolojik olarak insan beyni kendi söylediklerini daha iyi hatırlayacak şekilde gelişmiştir. (12) İnsanlık tarihindeki deneyimlerimiz, beyinlerimizin bu yönde gelişmesine neden olmuştur. Kendi dediğimizi daha doğru bulur, daha kolay hatırlarız. Hatta inanılmaz olan; konuştuğumuz şeyler kararlarımızı bizzat etkiler, kararsız biri konuşarak aklındakileri berreklaştırabilir çünkü beynimizin öncelikli gündemine girer. Konuşma ve karar ilişkisi o kadar güçlüdür ki, insan uzun süre inanmadığı bir hikaye anlattığında hafızasında gerçekte yaşanan ile anlattığı yer değiştirir, beyin bir süre sonra gerçekten anlattığı hikayenin gerçek olduğuna inanır. Bu sebeplerle de konuşabilen bir kişi öğrenmede avantajlıdır ve dilediği her şeyi öğrenebilir.

Üçüncü ise konuşabilen kişi soru sorabilir. Soru sormak ise öğrenmenin özetidir. Kendi başına öğrenme sürecinde beynimiz kendimize bir sürü soru sorar ve bunların cevaplarını arar. Her insan kendine özgün öğrenme stiline sahiptir ve öğrenme kişinin sorduğu soruya göre şekillenir. Ranciere’ye göre bir sınıfta öğretmenin anlattığı sınıfın dinlediği bir öğrenme biçimi mevcut değildir. Öğrenme olan bir ortamda sorular öğrenciden gelir, hocadan değil. Ken Robinson’a göre öğrenci sormaya başladığı anda öğrenmeye başlar. (13) William Glasser’e göre sorgulanmaz cevapların hiçbir değeri yoktur, sorular cevaplar kadar önemlidir. (14) Soru sormanın çekince yarattığı, rahatça konuşulmayan ortamda öğrenciler öğrenme modunu kapatırlar ve hocanın istediği gibi davrandıkları bir taklitçiliğe başlayarak hocayı cezalandırırlar (15). Ne sorulacağına hocanın karar verdiği, cevabı belli soruların sorulmasına izin verilen ve istisnai sorulardan kaçınılan bir ortamda öğrenme gerçekleşemez (16). Ranciere, öğretmek isteyen kişinin bilginler gibi değil sıradan biri gibi soru sorması gerektiğini söyler. Böyle olduğunda soru ortamdaki herkesçe anlaşılır ve cevabı merak edilir, birlikte öğrenme böyle gerçekleşir (17). Soru sorup cevap bekleyen bir hoca, insana kendini unutturur. İnsanın özünde sormak vardır, soruları cevaplamak değil (18).

Soru sormak zeka, önbilgi, ortam, koşul gerektirmez. Bilmeyen ama öğrenmek isteyen kişinin sorduğu ilk soru en doğru sorudur, bunda yargılayacak bir şey yoktur. Bir sonraki soru ise bir öncekini öğrendiğinin göstergesidir ve kişinin merakının ne yönde olduğunu gözler önüne serer. İşte bu merak öğrenmenin sürdürülebilirliğinin sebebidir. Sorular devam ettikçe öğrenme devam eder. Soruların zekice olmasının gerekmediği de bellidir. Sorabilen bir kişi konuşmayı nasıl öğrendiği üzerine de düşünebilir. Konuşmayı öğrenirken henüz zekice sorular soracak bir beynimiz yoktu, yine de öğrendik. Ömrün kalanında kalan her şey çok daha kolay öğrenilecektir, tek engel öğrenme sürecinin kişinin kendi elinde olduğunu unutmasıdır.

”Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir.” -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

DİPNOTLAR

  1. İnsan, annesi veya bakıcısından duyduğu kelimelere anlam iliştirerek öğrenir konuşmayı. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  2. Normal koşullarda, iki ya da üç yaşındaki çoğu çocuk olağanüstü akıcılıkta konuşmayı öğrenir. Eğer siz de bir ebeveynseniz çocuğunuza konuşmayı öğretmediğinizi bilirsiniz. Öğretmediniz de. Sizin bir dil öğrenmek için yeterince zamanınız yok, onların da yeterince sabrı. Küçük çocuklar dile sürekli maruz kalarak öğrenirler. Siz süreç boyunca düzeltebilir, teşvik edebilir ve onları tebrik edebilirsiniz. Ancak yanlarına oturup ”Hadi, gel konuşmamız gerekiyor. Daha doğrusu senin konuşman gerekiyor” demezsiniz. Bir şekilde dil öğrenilmez ve dil, öğrenme için sahip olduğumuz engin kapasitenin sadece bir örneğidir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  3. Genellikle çocuğun öğrenmek isteği o kadar güçlüdür ki anne babanın ona yalnızca olanak sağlaması yeterlidir. Çocuğa yalnızca gelişme olanağı verin, gerisini onun kendi çabaları getirecektir. Bir çocuğa emeklemeyi ya da yürümeyi veya kaslarını kullanmayı öğretmeye gerek yoktur. Kuşkusuz ki konuşmayı (onun etrafında) konuşarak öğretiriz ama sözcükleri öğretmek için yapılan girişimler bir işe yaramaz. Çocuklar gelişimlerinde uygun bir hızla öğrenirler, onları zorlamaya çalışmak doğru değildir. -Eğitim Üzerine, Bertrand Russell
  4. Ana-babalar, öğrenmeleri yolunda daha çok özen göstermelerine rağmen, normal çocuklar anadillerini kendiliklerinden öğrenmektedirler.’’ -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  5. Eşyanın tabiatı öyle bir tesis olunmuştur ki, anlayış gücü önce zihinselin izlenimi takip eder ve hafızanın bu izlenimi muhafaza etmesi gerekir. Bu, sözgelimi, dillerde de böledir. Biz dilleri ya şeklen ezberleme yöntemiye ya da konuşarak öğreniriz. Sözcüklerin öğrenilmesi elzemdir, fakat gençler için en iyi yöntem sözcükleri okudukları yazarda karşılaştıkça öğrenmektir.” -Eğitim Üzerine, Kant
  6. Dili açıklayan bir hoca olmadan konuşmayı kendi zekasıyla öğrenmiş çocuk, kelimenin gerçek anlamıyla (okulda) öğrenim görmeye başlar.  Artık şimdiye kadar kendisine hizmet etmiş zekanın yardımıyla bir şey öğrenmeyeceği varsayılır; öğrenme ile doğrulama arasındaki özerk ilişkiin artık yabancısıdır sanki. İkisi arasında bundan böyle bir matlık girmiştir. Anlamak gerekiyordur. Sadece anlamak kelimesi bile her şeyin üstüne bir örtü atar: Anlamak çocuğun bir hoca olmaksızın, ileride de anlaşılacak konulara göre hocalar olmaksızın artık yapamayacağı bir şeydir. -Cahil Hoca, Jacques Rancière
  7. Dili açıklayan bir hoca olmadan konuşmayı kendi zekasıyla öğrenmiş çocuk, kelimenin gerçek anlamıyla (okulda) öğrenim görmeye başlar.  Artık şimdiye kadar kendisine hizmet etmiş zekanın yardımıyla bir şey öğrenmeyeceği varsayılır; öğrenme ile doğrulama arasındaki özerk ilişkiin artık yabancısıdır sanki. İkisi arasında bundan böyle bir matlık girmiştir. Anlamak gerekiyordur. Sadece anlamak kelimesi bile her şeyin üstüne bir örtü atar: Anlamak çocuğun bir hoca olmaksızın, ileride de anlaşılacak konulara göre hocalar olmaksızın artık yapamayacağı bir şeydir. -Cahil Hoca, Jacques Rancière
  8. Çocuklar, bütün dünyada giderek daha erken yaşta okula gönderildiklerine göre, gün gelecek ”okullar olmasaydı, çocuklar yürümeyi öğrenemezlerdi” diyecekler. -Zorunlu Eğitime Hayır, Catherine Baker
  9. ‘Herkes nasıl yaşanacağını, en iyi, okul dışında öğrenmektedir. Bizler bir öğretmenin müdahalesi olmaksızın konuşmayı, düşünmeyi, sevmeyi, hissetmeyi, oynamayı, lanet etmeyi, politika yapmayı ve çalışmayı öğreniriz. Gece gündüz bir öğretmenin gözetiminde bulunan çocuklar bile bu kural içerisinde istisna oluşturmaz.’ -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  10. Eğitim bence en iyi tarımla karşılaştırılabilir. Bahçıvanlar, bitkileri yetiştirmediklerini bilirler. Bitkinin kökünü toprağa tutturamazlar, yaprakları yapıştıramazlar ve taç yaprakları boyayamazlar. Bahçıvanın işi, tüm hepsinin gerçekleşmesi için en iyi koşulları oluşturmaktır. İyi bahçıvanlar bu koşulları sağlar ve kötü olanlar sağlayamaz. Aynı durum öğretmenlik için de geçerlidir. İyi öğretmenler öğrenme koşullarını oluştururlar ve kötü olanlar oluşturamazlar. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  11. Stephen Krashen, ikinci dil edinimi konusunda uzman. Krashen’in temel fikirlerinden biri, dil edinmenin dil öğrenmekten farklı olduğudur. Okulda İspanyolca ile ilgili çok şey öğrendim. Binlerce sözcük, fiil çekimi ve gramer kuralı öğrendim. Bütün bunları testleri yüksek notlarla geçebilecek kadar iyi öğrendim. Ancak bu testlerin İspanyolcayı anlaşılır biçimde konuşabilme ve hızlı konuşan bir İspanyol’u anlayabilme yeteneğimi uygulamaya dökmemle hiçbir ilgisi yoktu. Eğer hedefim İspanyolcayı akıcı bir biçimde konuşabilmek olsaydı, birkaç hafta boyunca insanlarla İspanyolca sohbet etmeye çalışmak dört yıllık okul eğitiminden daha iyi sonuçlar verecekti. O zamanlar hedefim akıcı İspanyolca konuşmak değildi. Sadece bitirme sınavından yüksek not almak istiyordum. Öte yandan Carlos okulu es geçip pratik yapmaya başladı. Carlos fiil çekimi alıştırmaları yapmak yrine asıl önemli şeyi uygulamakla meşgüldü: diğer insanlarla İngilizce iletişim kurmak. Uzun cadede etkili olma açısından Carlos’un yönetimi benimkinden üstün oldu. -İlk 20 Saat, Josh Kaufman
  12. İkinci bir dili öğrenen çoğu insan alışılmadık şartlar altında ve beli bir diziye dayanmayan öğretim sonunda bunu başarmaktadır; ya büyükanne ve büyükbabalarıyla yaşarlar, ya seyahat ederler ya da bir yabancının refakatiyle büyürler. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  13. Kendi söylediğiniz şeyleri başka insanların söylediklerinden daha iyi hatırlarsınız. Bir başkasının ne kadar doğru ya da güvenilir olduğundan asla emin olamazsınız ama bir şey dediğinizde kendinizin doğru ve güvenilir olduğunuza inanırsınız, çünkü kendi belleğinin görüyorsunuzdur, bu da yine doğru ve güvenilir olduğunuz anlamına gelir.” -Aptal Beyin, Dean Burnett
  14. Birçok öğrenci, aktif olarak bir şeyler yaptığında en iyi şekilde öğrenir ve aynı zamanda merak etmeye ve soru sormaya başladıklarında yeni fikirleri keşfetmeye ve o dersler için heyecanlanmaya başlarlar. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  15. Araştırmayı öğretirken soruların cevaplar kadar önemli olduğunu da öğretmeliyiz. Olgulara dayalı cevaplarla eğitimin sahte cazibesi, fikirler ve düşünüşlere karışmadığı sürece değersizdir. -Başarısızlığın Olmadığı Okul, William Glasser
  16. Çocuklar görev bilinciyle, öğretmenlerine sıkı bir ceza verdikleri nazik bir konuşma yaparlar, böylece öğretmen sınıfta bir şeyler olduğunu anlar. Öğretmenden hoşlanıyorlarsa bağlılık göstermekte cömert davranılar. Hoşlanmıyorlarsa, kötü nottan korksalar da oyuna devam ederler. Gerçek düşüncelerini nadiren söylerler.  -Başarısızlığın Olmadığı Okul, William Glasser
  17. Olguların tanrılaştırıldığı sistemde, kesinlik üzerine kurlu bir eğitim veren öğretmene karşı çıkmak zordur. Olgu ve cevap merkezli bir eğitim genellikle, öğretmenlerle öğrenciler arasındaki çatışmayı yatıştırır. Çatışmada öğretmenler üstün gelirler, çünkü sorguları soruların cevaplarını bilgiler ve çocuk, önemli olarak seçilen sorularla ilgili olarak ,onlara etkili bir şekilde kafa tutmaz. Aptal ve ilgisiz sorulardan şikayet eden çocuk, öğretmenle girdiği tartışmada susturulur. Sistem, doğrudan ezberlediği için öğrenciye tam not ile rüşvet verir. Öğretmenin getirmediği gerçeklerle ilgilenmek ve sonuç çıkarmak için yüksek notu kaybetmenin iyi yolu olduğundan, öğrenci düşünmek istediğinde bir ikilemle karşılaşır.  -Başarısızlığın Olmadığı Okul, William Glasser
  18. …öğretmek için soru sorar. Oysa bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi değil herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek değil öğrenmek için. ” -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  19. Soru sorar, öğrenciden bir söz söylemesini ister, yani kendini bilmeyen veya ihmal eden zekadan bir tezahür bekler. ” -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

EKLER

  1. 44, doğru sorularla başlamak, -Aklın Yönetimi Üzerine Kurallar, Descartes
  2. 37, bilimin nedenleri -Bilimin Öyküsü, William Bynum
  3. Biri bilmediğiniz bir sözcük kullandığında ”söylediğinizi anlamadım, açıklar mısınız?” demeniz yeterli. Herkes böyle yapsa ne kadar çok ve hızlı öğrenirdik. -Zorunlu Eğitime Hayır, Catherine Baker
  4. 195, Dil üretememsi, Aptal Beyin, Dean Burnett
Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.