Neden sabahları okula gidilir

Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti. -Özgür Eğitim, Joel Spring

İnsanlık tarihinin son birkaç yüzyılına kadar sabahları uyanıp okula gitmek gibi bir davranış yoktu. Zorunlu eğitim kavramı, 18. yüzyılda Prusya devleti ile, bugünkü eğitim sisteminin temel ve prensiplerinin çoğu 19. yüzyıl ortalarında Sanayi Inkılabı ile başlamıştır.

O zamana kadar okul ya da üniversitelerde eğitim genellikle çok küçük bir nüfus tarafından, genellikle gönüllü olunarak ve tabi imkan varsa alınıyordu. İnsanlar meslekleri için ustalarından aldıkları eğitim ya da yaşadıkları kültür için toplumdan edindikleri dışında pek bir bilgiye sahip değillerdi (1). Avrupa nüfusunun %5’i şehirlerde, %95’i köylerde yaşıyordu. Ancak tüm bunlar kısa zamanda değişti.

Her şey buharın mekanik enerji üretiminde kullanılmasının keşfi ile başladı (2). Peşi sıra gelen makineleşme, çok yüksek üretim imkanları ortaya çıkardı. Öyle ki sömürgecilik, tüm dünyada üretimde kullanılacak hammadde arayışına çıkılması amacının sonucudur. Ancak sorun hammadde bulmak değildi, bunu silah zoruyla yapacaklardı. Sorun fabrikaların ihtiyacı olan yüksek işçi ihtiyacı idi, insanları köylerinden çıkıp fabrikalara gitmeye ikna etmekti. Bunun sağlanması için alınan kararların sonuçları dünyayı değiştirmiştir. Eğitim dahi aynı amaca kurban edilmiş, müfredattan ders işleme düzenlerine kadar tüm düzen fabrikalara işçi sağlamak için kurulmuştur.

Sanayi Inkılabı domino taşı etkisi yaratarak birbiri ardınca büyük devrimlere yol açtı. Makinelerin üretilmesi demirin kullanımını artırırken, demirin kullanım artışı daha fazla makine üretilmesini sağladı. Buhar makineleri ulaşımı artırırken, ulaşımın artışı işgücünü artırdı. Çok daha fazla hammadde kaynağı çıkarılabilir oldu, bu da üretimi artırdı. Daha fazla üretim daha fazla ticarete, aynı bölgelerde daha fazla nüfus artışına neden oldu, bu da daha fazla iş demekti. Dünya tarihinin tamamı boyunca varmış hissi yaşadığımız neredeyse her şey son ikiyüz yılda insanlık tarihine girmiştir.

İşçi sınıfının oluşmaya başladığı bu yıllarda çalışanlar için şartlar inanılmaz derecede kötüydü. Ancak, fırsatları değerlendirenler için zenginlik ve iyi bir yaşam vardı; bu da orta sınıfın oluşmasını sağladı. Sanayiciler, tüccarlar, doktorlar, avukatlar toplumda güçlü bir sınıf oluşturdular ve bu da ortaçağdan kalma feodal düzenin yıkılması demekti. Para, iktidarı ele geçiriyordu.

Hızlı yükselme ve insanlık tarihi boyunca değişmemiş olan toplumsal yapıların bir anca çözülmesi çoğu konuda değişiklik ihtiyacına neden oldu. Devletler karışıklıklaşmaya başlayan uygulamaların düzene kavuşması ve idare edilebilmesi için memur, bürokrat, diplomat ve idareci sınıflara ihtiyaç duydular. Bir yandan da sömürge yarışını sürdürmek için bir mücadele, dünyanın her  yanından pay kapma yarışı vardı.

Tüm bunlar için devletler insan yetiştirmenin yolunu inşa ettiler. ”Eğitim sistemi” adını verdikleri bu düzenin amacı başta fabrikalara işçi, sisteme memur ve yönetici yetiştirmekti. Eğitim sisteminin piramit gibi inşa edilmesinin sebebi budur (3). Piramit sisteminden kastımız en tepede okur-yazarlık ve matematik derslerinin olduğu, sonra önem sırasında göre diğer derslerin yerleştirildiği sistemdir. O günkü devletlerin ihtiyaç duyduğu insan modeline uygun inşa edilen eğitim sistemi bugüne kadar gelmiştir. O günün amacı belli sistemi hangi dersi neden uygulamaya koyduğunu ve piramitin neresine yerleştireceğini bilse de, bugünkü sistem tamamen bu düzenin değiştirilmesinin unutulmuş olmasındandır. Esasında bugünkü sistemimizde ”üretilmek istenen insan modeli” yoktur, ama üretilmek istenen bir ”eğitim görmüş kişi” amacı da yoktur.

Eğitim sisteminin sanayicilik içgüdüsüyle hazırlanması, sanayicilikteki bazı alışkanlıkların bu sistemde yer almasına neden olmuştur. Sonuçta eğitim görmüş öğrenciler işçi olacaktır ve düzene itaat edip adapte olmaları için okulda iken bir işçiye dönüşmelidirler. Sisteme uyum sağlayamayacaklar okulda iken ayıklanır ya da uyum sağlayana kadar bazı uygulamalar tekrarlanır (4).

Okulların her yönden kontrolünü gerektirdiğinden, devletler herşeyi olabildiğince standartlaştırmıştır (5). Tüm okullarda, tüm öğrencilere tüm hocalar tarafından aynı şekilde uygulanacak standart prosedürler düzeni ”sistemin kolay kontrolü” içindir. Bireyin düşüncesinin en ufak şekilde müdahil olamadığı bu sistemde kişiye hafızasına ne alması gerektiği söylenir ve aynen o tebliğ edilir. Düşüncenin tam zıttı olan bu düzen öğretmek değil kontrol etmek için başlamıştır.

Okullarda yaşlara göre sınıflandırma ve ilkokul-ortaokul-lise şeklinde bölmek de o günün icadıdır. Akıl ya da bilgi ile yaşın hiçbir şekilde alakası olmamasına ve öğrenim hızı kişiden kişiye değişmesine rağmen kontrolün kolaylaşması için aşamalandırma sistemi kurulmuştur. Bu fabrika modeline de çok uygundur, zira endüstriyel süreçler de doğrusaldır (6). Oysa Ken Robinson’un deyimiyle; ”Hayat lineer değil organiktir”.

Eğitim sisteminin en başta sanayi mantığı ile oluşturulması; öğrenciye ”hammadde”, piyasanın isteklerine göre diploma alacak mezunlara ise ”ürün” gözüyle bakılması sonucuna yol açmıştır (7). İşletmeler, piyasanın taleplerine göre üretimde değişiklik yaparlar. Müfradatlar, açılıp kapanan bölümler, sıkışıp daralan sektörler ve kurumlara göre değişir; bireyin yeteneklerine göre değil. Her çağın bireyleri o çağın ihtiyaçlarına göre eğitilir, kendi yeteneklerine ya da olmak istedikleri kişiye göre değil.

Okullar ile fabrikaların birbirine çok benzemesi tesadüf değildir. Her ikisinin de doğuşu aynı zamanda yaşanmıştır. Her ikisi de aynı mantığın bildiği yöntem ile benzer sorunlara cevap vermesinin ürünüdür. Hatta ikisinin varlığı birbirini etkilemek üzere dizayn edilmiştir (8). Fabrikalara ve okullara zil konulması, çalışma sürelerinin parçalara bölünmesi, öğretmen ve öğrenci arasındaki hiyerarşinin idare ediliş şekilleri, bireylerin değiştirilebilir standart parçalar haline getirilmesi tesadüf değil bilinçli diktelerin sonucudur, ve geneli Taylor isimli bir mühendis yüzündendir (9). Fabrikalarda verimlerin artırılması yönündeki araştırma ve sonuçları, tüm dünyayı etkilemiştir. Öyle başarılı olmuştur ki aynı model eğitim sistemine uyarlanmıştır. Sonuçta eğitimin amacı fabrikaya işçi yetiştirmektir. Çocukken işçi gibi okuyanlar, işçi iken buldukları hiçbir düzene itiraz edemezler.

Avrupa’da 1800’lerde okullar fabrikalara işçi yetiştirmek için zorunlu hale getirilmiş, Taylor ile birlikte tamamen standartlaşmış ve bir fabrikada ürün üretilir gibi standart insan tipi üretilmeye başlanmıştır. O arada sömürge yarışları, dünya savaşları, kapitalizm derken bilgi çağına kadar gelinmiştir. Ama hikayede eksik bir kısım vardır; o günden bugüne eğitimde ne değiştirilmiştir? Hiçbir şey. Maalesef Sanayi Inkılabı’nın başlattığı zenginleşme, sömürme, kapitalist düzen ve bu düzeni korumak adına yapılan savaşlar sistemi bugüne kadar oyalamış, devrim adı altında yapılan düzenlemeler hiçbir şey değiştirmemiştir. Sistemi değiştirmek için hiç güçlü sebep oluşmamış, çünkü hiçbir düzen henüz bireyi sistemin önünde tutmamıştır. Eğitim sisteminden fabrika düzeni asla çıkarılmamıştır.

Avrupa aynı yüzyılda sömürgeleşme ile insanı köle, standartlaşma ile insanı makine, fabrikalaşma ile de insanı sermaye olarak görmüştür. ABD de içine katıldığında batı devleti bu acımasızlığın meyvelerini almış ve medenileşmeden yoksun bir zenginleşmeye kavuşmuşlardır; hem de dünyanın kalanından 100 yıl önce (10). Bu prensipler devletleri zenginleştirse de insanlığa kendisini, amaçlarını, potansiyelini, zekasını, umutlarını unutturmuş ve dünyanın büyük kısmını asla yaşamayan, sadece doğup, çalışıp, ölen milyarlaca kişilik kitleler haline getirmiştir (11). Sonradan dünyanın şartları, piyasa talepleri değişmiş, dünya bireyselleşmiş, özgürlükler ve haklar konuşulur olmuş, bilim ve sanat ilerlemiş, teknoloji gelişmiştir. Ancak eğitim sistemimiz hala aynıdır.

Sistem, bugün yine ortalama insan üretmektedir. Ancak tüm bildikleri sistemin söylediklerinden ibaret olmayan nesiller doğuyor. İnternet, kitaplar, düşünecek vakit ve yeni nesillere birbiriyle iletişim hakkı veren cep telefonları ile sistemden kaçışlar artıyor. Yine de büyük çoğunluk için dışarıdan her şey normal gözüküyor (12). Bir kez geldiği hayatta neyin etkisine maruz kaldığını bile anlamadan kapitalist düzenin iki yüz yıl yıl önce olmasını istediği insana dönüşüp, düzenin satın almasını istediği şeyleri satın alıp, bu yaşamı karşılayabilmek için bir ömür boyu çalışıyorlar.

Sistemin yarattığı eğitim sistemi hala dursa da çağın koşulları ve mezun olanlardan beklentileri çok değişti. Artık işçilik görevini insansız fabrikalar, programlar, otomasyon sistemleri yapmaya başladı. Artık düşünen, keşfeden, tasarlayan insan zekasına ihtiyaç var. Ve bununla paralel olarak bu çağda ilham aldığımızı söylediğimiz herkesin eğitime maruz kalmak yerine kendini eğittiğini görebiliriz. John Nash’ten Steve Jobs’a, Einstein’den Zuckerberg’e kadar herkesin okulla problemi vardır. Daha içindeyken bir şeylerin garip olduğunu anlayan herkes için hayatta izlenmesi gereken yol aynı güzergahtır; kendini eğitim.

DİPNOTLAR

  1. Kırsal kesimin çoğu mevsimlerin ve inançların gerektirdiği şekilde yaşıyordu. Pek çoğu okuma yazma bilmiyorlardı. El becerisi ve ticaret dışında çok az eğitime sahiptiler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  2. Bilim Öyküsü
  3. Sanayicilik için üniversite mezunlarından ziyade beden işçilerine ihtiyaç duyuldu. Bu nedenle, yaygın eğitim tıpkı bir piramit gibi inşa edildi; herkesi kapsayan geniş çaplı zorunlu eğitim, daha küçük çaplı ortaöğretim ve dar ucu oluşturan yüksek öğretim. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  4. Endüstriyel üretimin amacı, aynı ürünlerin benzer versiyonlarını üretmektir. Uygun olmayan öğeler ya yok edilir ya da tekrar işleme alır. Yaygın eğitim sistemleri, öğrencileri belli gereksinimlere göre şekillendirmek için tasarlanmıştır. Bundan dolayı sisteme uymayan bazıları sistem tarafından reddedilir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  5. Endüstriyel süreçler, belirli kurallar ve standartlarla uyumlu olmayı gerektirir. Bu prensip, eğitim için hala geçerlidir. Standart akım, müfredat, öğretim ve değerlendirmeyle uyum içinde olmaya dayanır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  6. Endüstriyel süreçler, doğrusaldır. Ham maddeler ardışık aşamalardan geçerek ürüne dönüştürülür ve bu ardışık aşamaların her biri diğerine test etme yöntemiyle açılan kapılar gibidir. Yaygın eğitim, ilkokuldan liseye ve liseden üniversiteye geçiş şeklinde aşamalı olarak tasarlanmıştır. Öğrenciler, genellikle yaş gruplarına göre ayrılır ve doğum tarihlerine göre tanımlanan gruplar halinde sistem boyunca ilerlemektedirler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  7. Endüstriyel üretim piyasa talebi ile ilgilidir. Talebin artması ya da düşmesine göre imalatçılar üretimi ayarlar. Endüstriyel ekonomilerde nispeten az sayıda idari ve profesyonel çalışanlara ihtiyaç duyulduğu için üniversiteye kabul edilen öğrencilerin sayısı çok sıkı denetleniyordu. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  8. Fabrikalarda olduğu gibi, liseler ve yüksek öğrenimler de iş bölümü şeklinde organize edilmektedir. Liselerde, gün genellikle düzenli zaman dilimlerine bölünür. Zil çaldığında dersler değişir ve yeni bir derse geçilir. Öğretmenler belli konularda uzmanlaşır ve gün boyunca belli zaman dilimleri içerisinde bir sınıftan diğerine girerler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  9. Çocukları gelecekte (fabrikalardaki) kariyerlerine zihinsel olarak hazırlamak için fabrika zillerini taklit eden okul zilleri kullanılmaya başlandı. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  10. Eğitimin prensipleri nispeten yeni hazırlanmıştır. Çoğu 19. yüzyılın ortalalarında gerçekleşen Sanayi Devrimi ile oluşmaya başladı ve Sanayi Devrimi ile Avrupa Yaklaşık yüz yıl önceden güçlenmeye başladı. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  11. Bu prensipler ürün imalatında işe yararken insanları eğitme konusunda çeşitli sorunlara neden olabilir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  12. Gelişmiş bir dünyada çocuklar yaklaşık beş yaş civarında okula başlıyor ve yaklaşık 12 yıl zorunlu eğitime devam ediyor. Okula gitmek sanki arabayı yolun sağından ya da solundan kullanmak gibi doğal bir şey olarak görülüyor. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson

Leave a Reply