Öğrenmenin normal yolu yoktur

Normatif düşünme -normal tek bir yolun var olduğu inancı- sadece çocuk gelişiminde değil birçok alanda bilim insanlarını yanıltmaktadır. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

İki genç balık yüzerken yaşlı bir balık ”nasıl gençler, su güzel mi bugün?” der. Gençler biraz ilerleyince biri diğerine sorar; ”Su dediği de ne ki?”. Derler ki ”balık suyu bilmez”, ve bir rüyadan hiç uyanmazsanız gerçekliğin ne olduğundan habersiz kalırsınız. Bugün hepimiz ortalamacı anlayışa sahibiz. Bu anlayışın ne olduğunu bilmiyoruz çünkü hiç bu anlayıştan bağımsız düşünmedik. Ortaya öylesine bir önerme sunduğumuzda, bir fikir belirttiğimizde, mantık yürüttüğümüzde genelde buram buram ortalamacı anlayışın etkisinde oluyor.

Bundan yüz yıl önce, ortalamacılığın tüm kurumları sardığı yıllarda doktorlar dahil otoriterler, çocukların yürümeye başlama aşamaları üzerine bir fikir sahibi olmuşlar. Buna göre ”normal” bir öğrenme sürecinde önce emekleme, sonra ayakta durma, sonra da yürüme geliyormuş (1). Ve bu aşamaların da her birinde belirli aşamalar belirlenmiş; önce göbek üstünde sürünmek, sonra kol ve bacakları paralel oynatmak gibi (2). Ortalamacı bir anlayışa göre gayet mantıklı olan bu fikire Karen Adolph isimli bir bilim insanı karşı çıkana kadar kimse şüpheyle yaklaşmamış (3). Bu sebeple de yürümede bu yolu izlemeyen çocuklarda tuhaflık olduğu, sakat oldukları ya da beyinlerinde sıkıntı olduğu düşünülmüş. Aileler panikletilmiş, olmadık uygulamalar yapılmış ve ”tuhaflıkların” sebepleri araştırılmış.

Karen Adolph, henüz emeklemeye başlamamış 25 bebeği yürümeyi öğrendikleri zamana kadar izler. Bebekleri hiçbir şeye teşvik etmeden kendilerince öğrenme sürecine bırakır. Ve yürümeye başladıklarında vardığı sonucu açıklar; emeklemenin normal bir yolu yoktur. Kendi haline bırakılmış tüm bebekler hepsi de sonunda yürümeye başlama ile sonuçlanan 25 farklı yol izlemişlerdi (4).

O dönemin otoriteleri sürünme aşamasının temel bir emekleme aşaması olduğunu söylerken, Adolph’un bebeklerinin neredeyse yarısı hiç bu aşamayı uygulamazlar (5). Ve her bebekte emekleme aşamaları sonrası bebeklerin duraklama, bir sonraki aşamaya geçmekte zorlanma aşamaları olur. Ancak burada da her bebek bir sonraki aşamaya geçmenin kendince bir yolunu bulmaktadır. Adolph’un deyimiyle; ”Her bebek hareket problemini kendine özgü biçimde çözer.” (6)

Ve sonra büyük bir anlayış değişimi yaşanmasına yol açacak başka bir örnek gelir. Emekleme aşamalarının hiçbirinin zorunlu olmadığını, her bebeğin kendi için kendi öğrenme metodu olduğunun keşfedilmesinin ardından emeklemenin bizzat kendisinin de yürümeyi öğrenmek için zorunlu olmadığı keşfedilir. David Traccer isimli bir antropolog Papua Yeni Gine’de aborjin bir kabileyi incelerken beklenmedik bir durumun farkına varmıştır. Yirmi yıl boyunca tek bir bebeğin bile emeklediğine şahit olmamıştır (7). Bebekler önce dik biçimde oturmayı öğreniyor, sonra ayaklarıyla sağa sola hareket ediyor ve oradan yürümeye geçiyorlarmış. Hiçbir emekleme aşaması yaşanmıyormuş. Bunun sebebi ise yerden mikrop kapmasından çekinen annelerin bebekleri doğumlarından itibaren genellikle sırtlarında dik biçimde taşımaları imiş. Nesiller boyu süren bu adaptasyon sonucu modern evlerinde oturan bizler gibi ellerini yere koymayan bebeklerin hepsi yürümeyi emeklemeden öğrenmişler (8).

Bu tespit 2004 yılında gerçekleşmiş. Ve bugün ardı ardına yeni tespitler yapılarak ortalama anlayışı yıkılıyor; ancak sadece birkaç araştırmacı ve sorgulamacı beyinde. Sistemlerde, kurumlarda, geleneklerde, anlayışlarda değil. Bu, hepimiz için çok vahim bir konu. Hayat boyu neredeyse her konuda başka insanlar gibi yapmadığımız için yapamadığımızı düşündüğümüz vasıflarımızı terk ettik. Denemekten bile korktuğumuz pek çok özelliğimiz aslında en güçlü yönümüz olabilir. Bugün anormal olmak korkusuyla sıradan oluşumuzun sebebi ortalamacı anlayıştır.

Genele bakarak ”işte bu normal” deyip her bir bireyden tek tek aynı uygulamanın istenmesine ve görülmediğinde anormal olarak etiketlenmesine ”normatif düşünme” diyoruz. Çok tehlikeli bir konu. Farkında olmadan, öylesine bir konuda geneli örnek gösterip ”bak herkes böyle yapıyor” diye bir arkadaşınızı, çocuğunuzu, öğrencinizi suçlamış olabilirsiniz. Oysa insan sayısı kadar düşünme, akletme, keşfetme biçimi vardır. Ve eğitimin en vahim hatası belki de budur; genelin ortalama özelliğine bakarak bireylere ödev çıkarma, değer biçme, kısıtlama ya da zorlama.

Şöyle bir örnek var. 2002 yılında California Üniversitesi’nde hafıza ile ilgili bir çalışma yapılmış. İnsanlara sözcükler göstererek beyinlerinin çalıştığı kısımlar fMRI cihazında görüntülenmiş. Deneyin ileri kısımlarında sevgi hissederken, korku hissederken etkileşen kısımlara göre herkesin beyininin dijital haritası çıkarılmış. 16 bireyin beyin haritası karşılaştırıldığında hayrete düşmüşler çünkü hiçbir harita birbirine benzemiyormuş. Hatta ”Ortalamanın Sonu” kitabında dediğine göre; ”Herkesin beyni ortalamadan farklı olduğu gibi hepsi de birbirinden farklıydı.”

Bazı insanların beyninde etkinlik soldayken bazılarında sağdaymış. Kiminin ön, kiminin arka kısmı ekinmiş. Bazıları tamamen boş gibiyken bazılarına çok farklı kısımlar çalışıyormuş. Buradan herkesin apayrı bir zihin modeli olduğu, doğru ya da yanlış düşünme modeli olmadığı ve insanların birbirine nasıl düşüneceklerini öğretemeyecekleri sonuçları çıkmış. Deneyi yapan bilim insanı ”herkesin hafıza sisteminin benzersiz bir sinirsel örüntüye sahip olduğuna ikna oldum” diyor (9).

Bu deney hayatımız için inanılmaz sonuçlar çıkarıyor. Bir başkası bize düşünmeyi öğretemez, kendi düşünce yapımızı kendimiz şekillendirir ve kendi isteğimizle geliştirebilirsiz. Bunun sihirli bir formülü ya da kestirme yolu yoktur. Düşüncemiz ancak kendi çabamızla gelişir ve başkası bunu bizim adımıza yapamaz. Bir sınıfı eğitmek için ortalamaya uygun bir müfredat, öğretim yöntemi ve öğrenme planı çıkardığınızı zannederseniz aslında bu plan kimseye uymamaktadır (10). Okullarda yaşanan budur.

Düşünmenin öğretilemediği bir dünyada sadece bilgi almak için okullara sığındığımız gerçeğini bir düşünün. Dahası, hangi bilgiyi alacağımıza bile başkaları karar veriyor. Bu sebeple hayatımızda hiç kendimiz gibi davranmamış, dünyamızı bir anda değiştirecek ve dertlerimizi hemen bugün çözecek düşünce yapısına hiç kavuşmamışız olabiliriz demektir. Daha vahimi hayat boyu kendi aklımızı hiç kullanmadığımız hatta varlığından bile haberdar olmadığımız anlamını çıkıyor. Her zaman başkalarının bizim adımıza verdiği kararlara uyarak yaşıyoruz.

Burada ”ergodik” diye bir kavram da hayatımıza giriyor. Ergodik, istatistiki açıdan bir ortalamayı oluşturan parçaların aynı veya yaklaşık ortalamaya sahip olması demek. Yani bütünün hareketine bakılarak parçaların hareketinin tahmin edilmesi sonucu çıkarılabilir, tabi sistem ergodik ise. Bir sistem ergodik ise; bir topluluğun ne yaptığına bakarak o topluluğun her bir parçasının da o eylemi yaptığını bilirsiniz. ”Ergodik ise” diyoruz, bu da dünyada ergodik olmayan olaylar da olduğu anlamına gelir. Ama ergodik tanımı literatüre girinceye kadar dünyadaki tüm durumların ergodik olduğu düşünülüyormuş.

Todd Rose, bu anlayışın nasıl değiştiğinin hikayesini anlatır. 1800’lerde fizikçiler tek bir gaz molekülünün hareketini tahmin etmek için bir grup gaz molekülünün nasıl davrandığına bakmanın iyi bir fikir olabileceğini düşünmüşler. Bu fikri sağlamlaştırmak için de iki durumun geçerli olduğunda bunun gerçekleşeceğine dair bir kısıtlama getirmişler; grubun her üyesi aynı ise ve gelecekte de aynı kalacaksa. Böylelikle gaz moleküllerinin ortalama davranışına bakılarak tek bir molekülün davranışı tahmin edilmiş, ama büyük bir yanılgı yaşanmış. Gaz moleküllerinin tamamı birbirinin aynısı olsa da ve toplu olarak birlikte hareket etseler de; bireysel olarak tamamen bağımsız ve tahmin edilemez şekilde hareket ediyorlarmış (11). Yani ergodik değillermiş.

Ama bu tespitten sonra bile eğitim sistemi aynı mantığa göre yorumlanmış. Yani bir sınıf öğrenci için varsayılabilen her durumun bir tek öğrenci için de geçerli olacağı iddia edilmiş. Tüm eğitim sistemi bu düzen üzerine inşa edilmiş. Bu da, topluluğa bakıldığında ayrı, bireye bakıldığında apayrı davranışları olan insan ırkı için inanılmaz büyük bir hata olmuş. Hatta bugün bir bireyin topluluk içinde karakterinden tamamen bağımsız davranışlar sergilediğini biliyoruz, bunun için bilim insanı olmaya gerek yoktur (12). Sosyoloji ve psikoloji; ayrı iki bilim dalı. Ancak ergodik düşüncenin esas vahim noktası arada süpürdüğü özellikler. Bireyde var olan ama toplulukta olmayan davranışlar, yetenekler, fikirler.

Todd Rose konuyla ilgili çok önemli örnek verir. Bir klavye kursunda ortalama olarak iki değer tespit ettiğimizi varsayalım; hızlı yazmak ve doğru yazmak. İkisinde de grubun ortalamasını artırmak için her bir bireyin daha hızlı yazması gerektiği sonucuna ulaşıyorsunuz. Oysa fark etmediğiniz şu var; herkesin daha hızlı yazması grubun ortalama hızını yükseltecektir ancak sıralama değişmeyecektir. Zaten hızlı yazanların da problemi hızlı yazamamak değildir. Hatta hızlı yazmak doğru yazma hatasını artırmaktadır. Hızlı ve hatalı yazanlarla yavaş ve doğru yazanlardan oluşan bir grupta ortalamaya bakarak alınan genel kararlar birey için hiçbir olumlu değişilik yapmaz. Kişi kişi farklı gereklilikler vardır (13).

Eğitim sistemi topluluğun davranış değişikliklerinden, değişen istatistiklerinden kararlar alıp ortalamayı eski haline döndürmeye çalışır. Bireysel olarak tüm sınıftan bağımsız hareket etseniz bile; çoğunluk ne yönde değişiyorsa uygulamalar da o yönde değişir, doğal olarak siz de etkilenirsiniz. Eğitim sistemi içinde, tren nereye gidiyorsa herkes aynı yere gider. Mevcut duraklardan başka bir yerde inmenize izin verilmez.

Tüm eğitim hayatımız boyunca buna maruz kaldık. Bir gün sebepsiz yere değişen müfredatlar, uygulamalar, sınav sistemi ile uyandık. Ona uyduk. Orada başarılı olsak bile ortalamaya bakılarak alınan kararlar üzerine yolumuz her sene yeniden başkaları tarafından belirlendi (14). Mükemmel okusanız ve artık matematikte ilerlemek isteseniz bile bulunduğunuz ortalama okumada kötüyse derlerin ağırlığı ona göre belirlendi ve siz nerede olursanız olun bulunduğunuz grubun eksik yönlerine göre eğitim aldınız, kendi öğrenme modelinize göre değil (15). Bir sınıf insana verilebilecek eğitim ile asla bireysel olarak gelişim yaşanılamaz (16). Herkesin kendi öğrenim yöntemi, bilgi ihtiyacı, gelişim çizgisi kendisine özeldir ve bunu ancak kişinin kendisi bilebilir. Kendi öğrenim yöntemimizi ve ihtiyaç duyduğumuz bilgiyi bulmak; herhangi bir şeyi öğrenmeyi amaçlamanın hemen ardından kendiliğinden gelir (17).

Ortalamacı anlayıştan önce bireysel olarak kurtulmalıyız, çünkü düşünce kalıbımızı daraltır, hareket alanımızı kısıtlar, amaçlarımızı köreltir, cesaretimizi yok eder. (18). Herkes gibi yapamadığımız konulara uzak durmaktan vazgeçelim, hiçbir şey herkesin yaptığı gibi yapılmak zorunda değildir. Genel toplum algısı herkes gibi yaşamadığımızda bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüp bizi sıradanlaşmaya zorlar. Hayatta herkesin yaşaması gereken standart aşamalar, uyulması gereken mutlak ritüeller yoktur. Bir aşamaya uyarken dahi herkesin yaptığı gibi yapamayız. İnsan sayısı kadar öğrenme biçimi vardır. Bir şeye herkesten farklı bir yönden başlıyorsak bu yanlış bir başlangıç değil kendi tarzımızla yapmayı keşfetmemizin ilk adımıdır. Bu adımdan sonra durmak değil ilerlemek gerekir, beynimiz bir şekilde onu en iyi yaptığımız hale getirecektir.

DİPNOTLAR

  1. Önde gelen araştırmacılar ve tıp kurumları, neredeyse altmış yıl boyunca çocukların normal gelişim programına göre emeklediklerinde, ayakta durduklarına ve yürüdüklerinde hemfikirdi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  2. Normal yol, çocukların belirli aşamaları (önce göbek üstünde sürünmek veya kol ve bacakları paralel hareketlerle oynatmak gibi) belirli bir sırada takip etmesi gerektiğini öngörüyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  3. Yürümenin normal bir yolu olması gerektiği varsayımı öylesine açık ve net görünüyordu ki neredeyse hiç karşı konulmadı. Ancak bilim insanı Karen Adolph bu görüşe meydan okudu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  4. En az 25 farklı yol izlendiğini tespit etti; bunlardan her biri benzersiz hareket motiflerine sahipti ve hepsi de sonunda yürümeye yol açıyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  5. Sürünme aşamasının bebeklerin yürüme yolunda ilerlerken geçmesi gereken temel bir emekleme aşaması olduğuna uzun süre inanılmıştı ama Adolph’un incelediği bebeklerin neredeyse yarısı hiç sürünmedi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  6. Adolph’un bana açıkladığı gibi: ”Her bebek hareket problemini kendine özgü biçimde çözer.” -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  7. 2004 yılında antropolog David Tracer, Papua Yeni Gine’deki aborjin Au kabilesini incelerken alışılmadık bir durumun farkına vardı. Au kabilesini yirmi yıldır gözlemesine rağmen bebeklerin emeklediğine hiç şahit olmamıştı. Bir tanesine bile. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  8. Au bebekleri günün neredeyse dörtte üçünü dik bir biçimde taşınarak geçiriyordu ve nadiren yere indiklerinde de yüzüstü uzanmalarına izin verilmiyordu. Bu kısıtlamanın iyi bir nedeni vardı: Au kabilesi, yerle çok fazla temas etmeleri durumunda bebeklere parazitler ve ölümcül hastalıkların bulaşabileceğini biliyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  9. Gördüğümüz bireysel modellerin rastgele bir parazit olmadığına, her bireyin görevi gerçekleştirme şeklinde sistematik bir yan olduğuna ve herkesin hafıza sisteminin benzersiz bir sinirsel örüntüye sahip olduğuna ikna oldum. En şaşırtıcı nokta, örüntülerdeki bu farkların ufak tefek değil, kapsamlı olmasıydı. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  10. Düşünce, algı veya kişilik hakkında ortalama beyne dayalı bir teori inşa ederseniz, büyük olasılıkla teoriniz hiç kimse için geçerli olmaz. Onlarca yıldır yürütülen sinir bilim araştırmalarına yol gösteren varsayım temelsizdir; Ortalama Beyin diye bir şey yoktur. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  11. Gaz molekülleri görünürdeki basitliklerine rağmen çoğunlukla ergodik değildi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  12. İnsanların ergodik olmadıklarını görmek için bilim insanı olmaya gerek yok. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  13. Birey hakkındaki bilginin yerine grup hakkındaki bilgiyi koyarak ergodik kuş kapanına yakalanırsanız tamamen yanlış bir sonuca ulaşırsınız. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  14. …öğrenmenin çok çeşitli şekil ve katmanda olduğunu, çocukların hepsine aynı şekilde öğretilemeyeceğini, öğrencilerin kendi öğrenme tarzlarına en uygun şekilde eğitim almalarını ve en çok ilgi duydukları alanda eğitim aldıklarında gerçekten muaazzam bir adım attıklarını bilmektedir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  15. Müfredatları standartlaştırabilirsiniz ama öğrenmeyi standartlaştıramazsınız. Hiçbir beyin bir diğerine benzemez; sonsuz derecede incelikli bilgi ağının içinden geçen hiçbir yol, bir başka yolun aynısı değildir. En iyi hazırlanmış standart testler bile, her öğrencinin kendine özgü bir biçimde anladığı belirli bri fikir altkümesinin ne kadar kavrandığını ancak yaklaşılık bir şekilde gösterebilir. Öğrenme konusundaki kişisel sorumluluk, her öğrencinin biricikliğini kabul etmekle el ele gider. -Dünya Okulu, Salman Khan
  16. Herkese aynı şekilde öğretmek, en kibar şekilde, verimli değildir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  17. Dansçı öğrencileri yalnızca esneklikleriyle ya da güçleriyle değerlendirdiğimizi düşünelim. Ressam öğrencileri yalnızca renkleri mükemmel şekilde karıştırma ya da gördüklerinin aynısını çizme becerileriyle. Geleceğin yazarlarını yalnızca dilbilgisiyle ya da sözcük dağarcığıyla. Aslında neyi ölçüyor oluruz? Her bir sanatın gerçekleştirilebilmesi için yardımcı ya da gerekli olan bazı özellikleri ya da önkoşulları. Bu ölçümler, bir kişinin gerçek bir sanatçı olma potansiyeli hakkında herhangi bir şey söyler mi? Büyük olma potansiyeli hakkında? Hayır. -Dünya Okulu, Salman Khan
  18. Ortalamacılık, düşüncelerimizi inanılamaz dar kalıplara sığmaya zorlar. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

EKLER;

  • Farklı insanların farklı ”öğrenme tarzları” olduğu hipotezine bakalım. Bundan yaklaşık otuz yıl önce, bazı insanların temelde ”sözel öğrenen”, diğerlerininse ”görsel öğrenen” olduğu ileri sürüldü. Bu görünüşte oldukça mantıklı bir fikirdi. Bazı insanlar isimleri, bazılarıysa yüzleri daha iyi hatırlar örneğin. Yeni bir aletin kullanma kılavuzuyla karşılaşanlardan bazıları metni okur, diğerleriyse çizimlere bakar. Dolayısıyla görsel öğrenme ve sözel öğrenme. Bu görünüşte akla yatkın gözlem beğeni kazandı ve ”araştırmacılar, eğitimciler ve kamuoyunda büyüyen bir ticari pazar yarattı.” İki öğrenme tarzı için ayrı ayrı egzersizler ve hatta ders kitapları hazırlandı. Parlak kağıda yeni öğretmen kitapları basıldı ve gönüllü okul bölgelerinde satışa çıkardı. Tam 71 farklı öğrenme tarzı olduğu öne sürülüyordu. -Dünya Okulu, Salman Khan
  • Günümüzde akıllı telefonlardaki uygulamalardan tutun da giydiğimiz kıyafetlere ve Facebook sayfamıza kadar her şeyin kişiselleştirilebileceğini benimsemiş durumdayız. Aynı durum sağlık hizmetleri için de geçerlidir. Teknoloji ve biyoloji anlayışı gelişmeye devam ettikçe aldığımız ilaçlar kendi beden tipimize uygun hale gelecek. Bu kişiselleştirme süreci her yerde uygulanmaya başladı ama henüz eğitimde bunu göremiyoruz. Bu ironik bir durum çünkü en gerekli ve acil olan eğitimin kişiselleştirilmesidir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  • Bireyselleşme çağı
  • Okul yöneten herkes işe başlamadan önce hangi öğrencilere hizmet etmek istediğine kesin karar vermelidir. Bazı öğrenciler sosyal bilimlere gitmek ister, bazısı fen bilimlerine heveslidir. Bazıları mezun olduktan sonra iş kurmak ister. Bazıları güzel sanatlara ilgi duyar. Tek bir okul ya da müfredat bu isteklerin hepsini nasıl karşılayabilir? -Okul Devrimi, Ron Paul
  • Dünyanın yasası bireyselliktir. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  • Kendi dalgalı profilimizin farkına varmak, bütün potansiyelimizi anlamanın ve ne olmamız gerektiğine ilişkin ortalamaya dayalı keyfi bildirimler tarafından hapsedilmeyi reddetmenin ilk adımıdır. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  • Bazı insanlar gerçekten ilgi duymadıkları şeylerde iyi olabilirler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  • Aşırı genelleme

Leave a Reply