Öğrenmenin normal yolu yoktur

Ortalama çağında şirketler ve okullar başta olmak üzere sosyal kurumlarımız insanların değerini notlar, IQ skorları ve ücretler gibi basit skalalar üzerinden karşılaştırmaya teşvik ederek, zihnimizin bu doğal eğilimini pekiştirdi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

2000’li yıllarda Google’da çalışmak milyonlarca kişinin hayali idi. Özellikle ABD’de yüz yıldır devam eden iş ortamı hiyerarşinin aksine Google çalışma şartları ve ortamı çok farklı bir çizgi çiziyordu. En büyük firmalar arasında girmiş ilk yazılım firmalarındandı ve yeni bir çağın başladığının sembolü idi. Deniyor ki; Google her ay yüzbinlerce iş başvurusu alıyordu (1).

Ve bu kişiler dünyanın en iyi üniversitelerinden birincilikle mezun olmuş kişiler, işinde dünyanın en tepesindeki zeki insanlar ve hatta dahilerden oluşuyordu. Ama Google firması da tercih yapabilmek için en büyük 500 şirketin izlediği yolu izledi ve SAT (Amerika’da oldukça önemli olan Akademik Değerlendirme Testi) puanlarına göre seçim yapmaya karar verdi. ABD’de o zamanlar tüm şirketlerde çalışanların %42’si de bu metotla yapılan değerlendirme sonucu işe girmişti. Todd Rose, Ortalamanın Sonu kitabında bu metodun seçilme sebebinin oldukça pratik olması olduğunu söylüyor (2). Çünkü bir insanla ilgili bilinmesi gereken her şeyin tek bir puana indirgendiğini, puanı yüksek veya düşük oluşuna göre iki insan arasında kıyaslama yapılabildiğini düşündürüyor (3).

Ancak yeni bir çağın başlangıcındaki Google, dünyanın en başarılı ve zeki kişilerini işe alsa da onlardan yeterince memnun değildir. Sürekli yenilik yapan ve tarih boyu hiçbir şirketin çalışmadığı alanlarda faaliyet gösteren Google, ülkedeki en yüksek puanlı kişilerle çalışırken bile hayal kırıklığı yaşanmaktadır. İşe alım kriteri sorgulanmaya başlanır ve elenen kişiler arasında yeteneli, yaratıcı, özgün kişiler olduğu göze çarpmaya başlar, neden elendikleri sorgulanır. Belki de işe alırken gereken kriterler notlar, puanlar, test sonuçları değildir (4).

2004’te Google’da insan kaynakları departmanında işe başlayan Todd Carlisle isimli bir analist bu konu ile ilgilenmeye ve yanlışlığın nedenini aramaya başlar. Dikkatini çeken ilk konu; her departmanda personel arayan proje müdürlerinin talebinin yüksek puanlı kişiler olmadığıdır. Yüksek puanlı kişileri tespit etme sürecine girmek yerine işleri hızlandırmak için başvuranlar arasından satranç oynamayı bilenlerin, müzik grubunda çalanların ya da gönüllü olarak programlama yarışmalarına katılanların gelmesini istemek gibi taleplerde bulunuyorlardır. Milyonlarca insan arasından en yüksek puan almışlar yerine bazı küçük detaylar daha büyük tercih sebebidir . Carlisle, burada bir ipucu yakaladığını düşünüp bir deney yapmaya karar verir.

Carlisle, yöneticilerin önem verdiği üç yüzü aşkın faktörün eklendiği bir değerlendirme listesi hazırlar. Bu listede çok ilginç sorular vardır. Örneğin; bilgisayara ilk kez ilgi duyduğu yaş gibi. Bunların hangilerinin çalışanların başarısıyla ilgili olabileceği ile ilgili testler yapılır. Sonuç inanılmazdır. Google firması içerisinde yaratıcılık gösterenler, harika işler çıkaranlar bu testte de başarılı olmuşlardır. Notlar, puanlar, sınavlar ya da diplomalarla ilgili hiçbir şey başarıyı garantilememiştir. Adeta etkisizdir. Aksine hobiler, ilgi alanları, gönüllü ya da keyif için yapılan şeyleri gösteren bu üç yüz faktör bizzat ilişkilidir.

Bunun üzerine Google’da hangi pozisyonda çalışılırsa çalışılsın önemli olan ana değişkenler var mı diye kontrol ederler. Yani bu üç yüz soruluk testte başarılı olanların ortak olarak hangi soruları yaptığını ararlar. Ama bulamazlar (5). İnanılmaz bir sonuç. Hiçbir kriter tüm işlerde başarılı olmayı sağlamamaktadır. Hiçbir değerlendirme konusu tek başına her pozisyonda başarıyı garanti etmemektedir. Her iş için ayrı yetenekler, değerler, meraklar, uğraşlar, hobiler etkili olmaktadır. Yüz yıl boyunca insanlar yanlış kriterlere göre değerlendirilmişler, sıralanmışlar, etiketlenmişler ve çalıştırılmışlardır. Her biri kendi içinde çok farklı yönlere sahip olduğu halde, tüm yönlerin toplamı olduğu iddia edilen kritere göre uygun olmadıkları işlere yerleştirilmişlerdir.

Todd Rose’un deyimiyle; ‘’yeteceğe tek boyutlu yaklaşım’’ istenilen sonucu vermemektedir (6). Bu çalışma üzerine Google işe alım kriterlerini tamamen değiştirir. Ortalamaları, puanları, diplomaları, mezun olunan üniversiteleri devre dışı bırakır. Üniversite notları ile hayat başarısı arasında da ciddi bir korelasyon bulunamamıştır (7). Todd Rose, Google gibi milyar dolarlık şirketler için ufak hataların büyük kayıplara yol açacağı düşünüldüğünde üniversite başarısı gözetmeyen personelleri işe almanın hayati bir karar olduğunu hatırlatır. Ama doğrusu budur.

Aynı durum aynı yıllarda Microsoft için de geçerlidir. Onlar da diğer büyük şirketler gibi öğrencileri diploma notu, sınav puanları gibi kriterlere göre işe alırlar. Hatta işe girdikten sonra da performans değerlendirme sistemi ile puan verirler ve belirli puanın altına düşmeyenlerle çalışmaya devam edip yüksek puan alanları ödüllendirirler. Ve tüm bunlar karşılığı bekledikleri sonucu alamazlar. Google’ın keşfi sonrası onlar da insanları tek puanla değerlendirmeyi bırakırlar. Microsoft, insanları puanlarına göre sıralayıp işe aldığı zamanları ‘’kayıp on yıl’’ olarak değerlendimektedir (8).

Yetenek kriterleri çok yönlüdür ve okul sonuçları en ufak şekilde bu değerleri gösteremez, çünkü ölçemez (9). Ne kadar çok yönlü olduğumuzu anlamak için Todd Rose, ”Dalgalı Profili” adında bir şemayı örnek gösterir. Her ikisinin de IQ’su 71 olan iki öğrenci, zeka kriteri olarak sayılan özellikler için ayrı ayrı değerlendirilmişlerdir. A öğrencisi şekil yeteneği, farkları anlama gibi onlarca özellikte diğerinden daha iyidir. Ancak B öğrencisi de çapraz çıkarımlar, matematiksel hesaplamalar gibi onlarca özellikte diğerinden daha iyidir. Kriter sayısı artırıldıkça farklı yönler daha çok ortaya çıkar. Hiçbir öğrencinin diğerine bir avantajı sürekli değildir, başarılı bir öğrenci her konuda diğerinden daha iyi değildir. Herkesin bir başkasından daha iyi olduğu pek çok konu vardır, yeter ki doğru kriter için değerlendirme yapılsın.

Doğuştan gelen avantajlar, hayat boyu karşılaşılan tecrübeler, genetik yatkınlıklar, eğitimi alınan konular, ilgi duyulan konular, gelişime yatkın olunan özellikler, hobiler, okunmuş kitaplar, edinilmiş tecrübeler, örnek alınmış insanlar… Her insan milyonlarca kriter için bambaşka değerlere sahiptir. En başarılı insanlar iyi olduğu bir kriterde değerlendirilen insanlardır ve başarısız olanlar da iyi oldukları bir kriterde değerlendirilmemiş insanlardır.

Todd Rose; zeka, yetenekler, beceri gibi konuladaki değerlendirmelerimizin tıpkı günlük hayatın nicel değerlendirmeleri gibi olduğunu söylüyor. Örneğin bir başkasından iri olduğu söylenen bir insanın vücut uzuvlarının da daha iri olmasını bekleriz (10). Ama yetenek, zeka, beceriler ve insan beyni ile ilgili diğer hiçbir kriter için böyle bir genelleme yapılamaz; çünkü her zaman çok boyuttan oluşur (11).

Otomobiller standartlaştırmaya bir örnektir. Tüm araçların lastik üzerinde gideceği standardize edilmiş ve yollar lastiklere göre yapılmıştır. Araçların genişlikleri, farların özellikleri ortalama olarak birbirine benzer ve böylelikle trafik akışı düzenli bir şekilde devam eder. Bazı araçlar daha uzun, daha geniş olabilir ancak ortalama olarak hepsi trafikte yer alabilir. Bunlar akla gayet uygun gözüküyor; tabi araçların bu standartlara göre üretildiği düşünüldüğünde. Dünyada araçlar zaten olsaydı, sonra yolları bazı araçlara göre yapıp buna uymayanları trafiğe adapte olamamakla suçlayıp ‘‘başarısız’’ ilan eder miydiniz? (12).Eğitimin sunduğu standartlaştırma ve ortalama anlayış; tüm hayvanları at yarışına almaya benziyor. Tüm hayvanların kullanması gereken nalların, pist genişliğinin ölçüleri baştan ortalama ölçülerde ve atlara uygun sunulmuş olduğunu düşünün. Kaplumbağanın da, pumanın da, tazının da at nalı takmasını, kendisine verilen alana sığmasını ve orada koşmasını ve yaklaşık beliril bir sürede varması isteniyor. Çünkü diğer hayvanlar da ”yeterince çalışarak’’ koşuda beklenen özellikleri göstermiş atlara uygun olmalı. Einstein şöyle der; ”Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.’’ (13).

Normal tek bir yolun var olduğu inancına ‘’normatif düşünme’’ deniyor. (9) Taylor’un fabrikalar için standartlaştırma çalışmalarının temeli buydu. Herkes önceden belirlenmiş tek bir yolu izlemeliydi; çünkü doğrusu buydu (14). Çok önyargılı ve dar bir bakış metodu. Farkında olmadan, öylesine bir konuda geneli örnek gösterip ”bak herkes böyle yapıyor” diye bir arkadaşınızı, çocuğunuzu, öğrencinizi suçlamış olabilirsiniz. Oysa insan sayısı kadar düşünme, akletme, keşfetme biçimi vardır. Eğitim sistemi yüzyıl önce temelleri atılmış ancak bu gerçekler çok yakın bir zamanda keşfedilmiştir (15).

Emekleme üzerine bir araştırma bunun önemli örneklerinden biridir. Yüzyıl önce doktorların da dahil olduğu çeşitli tıp otoriteleri bebeklerin yürümeye başlaması konusunda bir asır boyu sorgulanmayan bir fikir sahibi olmuşlardır. Normatif düşünmenin tipik bir örneği olarak; normal bir öğrenme sürecinde önce emekleme, sonra ayakta durma, sonra da yürüme geldiği görüşü iddia edilir ve kabul edilir (16). Ve bu aşamaların da her birinde belirli aşamalar belirlenmiştir. Örneğin; önce göbek üstünde sürünmek, sonra kol ve bacakları paralel oynatmak gibi (17).

Ortalamacı bir anlayışa göre gayet mantıklı olan bu fikire Karen Adolph isimli bir bilim insanı karşı çıkana kadar kimse şüpheyle yaklaşmamıştır (18). Bu sebeple de yürümede bu yolu izlemeyen çocuklarda tuhaflık olduğu, sakat oldukları ya da beyinlerinde sıkıntı olduğu düşünülmüştür. Aileler panikletilmiş, olmadık uygulamalar yapılmış ve ”tuhaflıkların” sebepleri araştırılmıştır.

Karen Adolph, henüz emeklemeye başlamamış 25 bebeği yürümeyi öğrendikleri zamana kadar izler. Bebekleri hiçbir şeye teşvik etmeden kendilerince öğrenme sürecine bırakır. Ve yürümeye başladıklarında vardığı sonucu açıklar; emeklemenin normal bir yolu yoktur. Yüz yıl önceki tıp otoritelerinin iddia ettiği sürece hiçbir bebek uymamış ama yine de hepsi yürümeyi öğrenmiştir. Kendi haline bırakılmış tüm bebekler hepsi de sonunda yürümeye başlama ile sonuçlanan 25 farklı yol izlemişlerdir (19). O döneme kadar sürünme aşamasının temel bir emekleme aşaması olduğuna inanılırken, Adolph’un bebeklerinin neredeyse yarısı hiç bu aşamayı uygulamazlar (20). Ve her bebekte emekleme aşamaları sonrası bebeklerin duraklama, bir sonraki aşamaya geçmekte zorlanma aşamaları olur. Ancak burada da her bebek bir sonraki aşamaya geçmenin kendince bir yolunu bulmaktadır. Adolph’un deyimiyle; ”Her bebek hareket problemini kendine özgü biçimde çözer.” (21).

Ve sonra büyük bir anlayış değişimi yaşanmasına yol açacak başka bir örnek gelir. Emekleme aşamalarının hiçbirinin zorunlu olmadığını, her bebeğin kendi için kendi öğrenme metodu olduğunun keşfedilmesinin ardından emeklemenin bizzat kendisinin de yürümeyi öğrenmek için zorunlu olmadığı keşfedilir. David Traccer isimli bir antropolog Papua Yeni Gine’de aborjin bir kabileyi incelerken beklenmedik bir durumun farkına varmıştır. Yirmi yıl boyunca tek bir bebeğin bile emeklediğine şahit olmamıştır (22). Bebekler önce dik biçimde oturmayı öğreniyor, sonra ayaklarıyla sağa sola hareket ediyor ve oradan yürümeye geçiyorlarmış. Hiçbir emekleme aşaması yaşanmıyormuş. Bunun sebebi ise yerden mikrop kapmasından çekinen annelerin bebekleri doğumlarından itibaren genellikle sırtlarında dik biçimde taşımaları imiş. Au kabilesi doğada yaşamaktadır ve anneler yerlerin pis olduğunu bilir. Modern evlerinde oturan Avrupalıların bebekleri ellerini yere koyup emeklerken asla ellerini yere koymayan Au bebeklerinin hepsi yürümeyi emeklemeden öğrenirler (23).

2002 yılında da benzer bir çalışma California Üniversitesi’nde yapılmış. Hafıza ile ilgili bu deneyde insanlara sözcükler göstererek beyinlerinin çalıştığı kısımlar fMRI cihazında görüntülenmiş. Deneyin ileri kısımlarında sevgi hissederken, korku hissederken etkileşen kısımlara göre herkesin beyininin dijital haritası çıkarılmış. 16 bireyin beyin haritası karşılaştırıldığında hayrete düşmüşler çünkü hiçbir harita birbirine benzemiyormuş. Hatta ”Ortalamanın Sonu” kitabında dediğine göre; ”Herkesin beyni ortalamadan farklı olduğu gibi hepsi de birbirinden farklıydı.” Bazı insanların beyninde etkinlik soldayken bazılarında sağdaymış. Kiminin ön, kiminin arka kısmı ekinmiş. Bazıları tamamen boş gibiyken bazılarına çok farklı kısımlar çalışıyormuş. Buradan herkesin apayrı bir zihin modeli olduğu, doğru ya da yanlış düşünme modeli olmadığı ve insanların birbirine nasıl düşüneceklerini öğretemeyecekleri sonuçları çıkmış. Deneyi yapan bilim insanı ”herkesin hafıza sisteminin benzersiz bir sinirsel örüntüye sahip olduğuna ikna oldum” diyor (24).

“Eğer bir insanın sağ ayağı kızgın bir soba üzerinde, sol ayağı da buz içinde olsa, istatistikçi o insanın ortalama olarak rahat olduğunu söyler.” diyor Walter Heler. Ortalama yüzyılından bugüne devam eden anlayış için şahane bir tespit. Her türden öğrencinin olduğu bir sınıfta öğrenme hızı sınıf ortalamasına göredir, başarı puanları ortalamaya göredir, gösterilecek konular ortalamaya göredir. Ama bilinmeyen şudur ki; ”her türden” öğrencinin bulunduğu bir sınıf aslında ”her” sınıftır. Bugün biliyoruz ki dünyadaki insan sayısı kadar öğrenme, düşünme stili, bilgi ihtiyacı ve içerik talebi vardır.
Burada ”ergodik” diye bir kavram da hayatımıza giriyor. Ergodik, istatistiki açıdan bir ortalamayı oluşturan parçaların aynı veya yaklaşık ortalamaya sahip olması demek. Yani bütünün hareketine bakılarak parçaların hareketinin tahmin edilmesi sonucu çıkarılabilir, tabi sistem ergodik ise. Bir sistem ergodik ise; bir topluluğun ne yaptığına bakarak o topluluğun her bir parçasının da o eylemi yaptığını bilirsiniz. ”Ergodik ise” diyoruz, bu da dünyada ergodik olmayan olaylar da olduğu anlamına gelir. Ama ergodik tanımı literatüre girinceye kadar dünyadaki tüm durumların ergodik olduğu düşünülüyormuş.

Todd Rose, bu anlayışın nasıl değiştiğinin hikayesini anlatır. 1800’lerde fizikçiler tek bir gaz molekülünün hareketini tahmin etmek için bir grup gaz molekülünün nasıl davrandığına bakmanın iyi bir fikir olabileceğini düşünmüşler. Bu fikri sağlamlaştırmak için de iki durumun geçerli olduğunda bunun gerçekleşeceğine dair bir kısıtlama getirmişler; grubun her üyesi aynı ise ve gelecekte de aynı kalacaksa. Böylelikle gaz moleküllerinin ortalama davranışına bakılarak tek bir molekülün davranışı tahmin edilmiş, ama büyük bir yanılgı yaşanmış. Gaz moleküllerinin tamamı birbirinin aynısı olsa da ve toplu olarak birlikte hareket etseler de; bireysel olarak tamamen bağımsız ve tahmin edilemez şekilde hareket ediyorlarmış (25). Yani ergodik değillermiş. Ama bu tespitten sonra bile eğitim sistemi öğrencilerin ergodik olduğu mantınağa göre yorumlanmış. Yani bir sınıf öğrenci için varsayılabilen her durumun bir tek öğrenci için de geçerli olacağı iddia edilmiş. Tüm eğitim sistemi bu düzen üzerine inşa edilmiş. Bu da, topluluğa bakıldığında ayrı, bireye bakıldığında apayrı davranışları olan insan ırkı için inanılmaz büyük bir hata olmuş. Hatta bugün bir bireyin topluluk içinde karakterinden tamamen bağımsız davranışlar sergilediğini biliyoruz, Todd Rose şöyle der; ”İnsanların ergodik olmadıklarını görmek için bilim insanı olmaya gerek yok.’’ (26).

Sosyoloji ve psikoloji; ayrı iki bilim dalı. Eğer bireyin psikolojisinden topluluğun davranışlarını anlayabilseydik veya tahmin edebilseydik; sosyoloji diye ayrı bir bilim dalı olmazdı. İnsanlar birey iken ve toplum içinde ayrı davranışlar sergilerler. Topluluk ve genelleme içerisinde anladığınızı sandığınız bir insan içinde anlayamayacağınız kadar çok yön vardır. Ortalama; istisnai özellikleri değerlendirmeye almaz. Ergodik düşünce ve ortalama anlayış istisnai gördüğü özellikleri sürür. Bireyde var olan ama toplulukta olmayan davranışlar, yetenekler, fikirler; değerlendirmeye alınamayacağı, test edilemeyeceği, grup içinde ortaya çıkmadığı için yok sayılır.

Todd Rose konuyla ilgili çok önemli örnek verir. Bir klavye kursunda ortalama olarak iki değer tespit ettiğimizi varsayalım; hızlı yazmak ve doğru yazmak. İkisinde de grubun ortalamasını artırmak için her bir bireyin daha hızlı yazması gerektiği sonucuna ulaşıyorsunuz. Oysa fark etmediğiniz şu var; herkesin daha hızlı yazması grubun ortalama hızını yükseltecektir ancak sıralama değişmeyecektir. Zaten hızlı yazanların da problemi hızlı yazamamak değildir. Hatta hızlı yazmak doğru yazma hatasını artırmaktadır. Hızlı ve hatalı yazanlarla yavaş ve doğru yazanlardan oluşan bir grupta ortalamaya bakarak alınan genel kararlar birey için hiçbir olumlu değişilik yapmaz. Kişi kişi farklı gereklilikler vardır (27).

Matematiğinizin mükemmel olduğunu düşünelim. Sınıfın matematik ortalaması düştükçe matematik konusunda ekstra emek harcanız, ama siz zaten iyiydiniz. Sizin biyoloji konularında eksiğiniz vardı ama sınıf ortalaması iyi gözüktüğü için o konuda hiçbir şey yapılmadı. Bunlar ders gibi çok genel bir kriter için böyle. Peki konu konu ihtiyaçlar, ilgi alanları, hayatın geri kalanında sadece sizin ihtiyaç duyacağınız konular? Hala tamamı anlaşılmamış insan beynini yüz yıl önce basitleştiren ‘’sistem’’, eğitimde de aynı yaklaşımı benimsemiş ve herkese aynı şeyi aynı şekilde öğretme yoluna gitmiştir.
Ken Robinson, bir eve bir teknolojik alet getirildiğinde ve nasıl çalıştığını keşfetmeyi aile üyelerine bıraktığınızda herkesin farklı bir yöntem deneyeceğini söyler (28). Nörolojik ve psikiyatrik çalışmalar olmadan da her insanın kendi öğrenme çizgisine sahip olduğu bilinmektedir. Salman Khan; ‘’Müfredatı standartlaştırabilirsiniz ama öğrenmeyi standartlaştırmazsın’’ der ve ekler; ”Hiçbir beyin bir diğerine benzemez; sonsuz derecede incelikli bilgi ağının içinden geçen hiçbir yol, bir başka yolun aynısı değildir.’’ (29).  Salman Khan, genellemeleri sorgular; ”Dansçı öğrencileri yalnızca esneklikleriyle ya da güçleriyle değerlendirdiğimizi düşünelim. Ressam öğrencileri yalnızca renkleri mükemmel şekilde karıştırma ya da gördüklerinin aynısını çizme becerileriyle. Geleceğin yazarlarını yalnızca dilbilgisiyle ya da sözcük dağarcığıyla. Aslında neyi ölçüyor oluruz? Her bir sanatın gerçekleştirilebilmesi için yardımcı ya da gerekli olan bazı özellikleri ya da önkoşulları. Bu ölçümler, bir kişinin gerçek bir sanatçı olma potansiyeli hakkında herhangi bir şey söyler mi? Büyük olma potansiyeli hakkında? Hayır.’’ (30)

Khan, otuz yıl önce öğrencilerin ‘’sözel öğrenenler’’ ve ‘’sayısal öğrenenler’’ olarak guplandığını söyler. Bugün dahi okullarımızda sayısal, sözel ve eşit ağırlık olarak genelleriz. Bu genelleme nedeniyle öğrencilerin hiçbiri kendilerini keşfedemez ve ait olmadıkları alanla ilgilenmeyi bırakırlar. Bilgi çağında ise hiçbir meslek sadece sayısal ya da sözel olanda bilginin yeterli olmayacağı kadar kompleks, her konuda fikir sahibi olmayı ve kendi ilgi alanlarına göre bilgi edinmiş, yetenek geliştirmiş olmayı gerektirecek kadar tek düzelikten uzaktır (31).

Bilimsel çalışmalar belirli öğrenme tarzları bulmuş değildir, aksine ne kadar çalışma yapılırsa yapılsın insan sayısı kadar öğrenme tarzı olduğu göze çarpar. Öğrenmenin ‘’normal’’ yolu yoktur. Bu sebeple bir sınıf öğrencinin her biri kendi tarzında öğrenebilir, onun en iyi nasıl öğreneceğini sadece kendisi bilir. Her konuda ısrarla hangi bilgiye ilgi duyduğunu içgüdüsel olarak tespit eder ve ileride bu konular bir şekilde birleşip kendi hayat tarzını, mesleğini, amaçlarını oluşturmasına yardımcı olur. Tabi kendini eğitiyorsa. Okulda bir sınıf öğrencinin her birinin aynı eğitimi alır (32).

Öğrenmenin normal yolu yoksa, belirli gruplara indirgenebilen genel yöntemleri yoksa hatta insan sayısı kadar öğrenme stratejisi varsa herkesle aynı eğitimi alan bir kişi geleceği için ne yapabilir? (33). Bugün bu konu üzerinde en önemle durulan konulardan biridir ve bununla ilgili düşünceler ‘’bireyselleşme’’ adıyla değerlendirilir. Ranciere ”Dünyanın yasası bireyselliktir’’ der.  (34) Karakter, bireyselikle ilgili bir konu olarak değerlendirilmektedir. (35) Todd Rose, bireyselliğimizin farkına varmanın kendi dalgalı profilimizi keşfetmemiz olduğunu söyler. Hiçbir konuda genel olarak iyi veya kötü değiliz. Her konuda güçlü veya zayıf yönlerimiz var. Hayatımızın kalanı avantajlı olduğumuz ya da olmadığımız alanlarda kendimizi sınayıp sınamadığımızla ilgili. Kendini keşfetmek, standartların yönettiği dünyanın bize sunduğu değerin dışına çıkmanın ilk adımı. (36) William Glasser, bireyselliğin başarı ile ilgili bir kriter olmadığını söyler. Standartların ve ortalamaların değerlendirdiği bir dünyada sayılar sizin başarılı olup olmadığınızı söyleyemez. Ancak kim olduğunu bilen kişi kendisinin hangi konularda başarılı ya da başarısız olduğunu bilir. Glasser’e göre çok az insan gerçekten kim olduğunu bilerek yaşamaktadır. (37) Ken Robinson da bunu destekler. Kişi, ilgil duyduğu ya da yetenekli konularda hayat boyu değerlendirmeye alınmamış olabilir. Ya da ilgi duymadığı bir konuda sadece o konudaki değerlendirme kriteri konusunda avantajı olduğu için başarılı olabilir. (38)

Testler, sınavlar, puanlar konusundaki başarı bile tek boyut üzerine düşünmektir, sonsuz ihtimal arasından birini genellemek ve kişi üzerine değerlendirme yapmaktır. Hatta muhtemelen hiçbir kriter zaten bir insanın sonsuz ihtimalli yetenek zincirini değerlendirmeye yetmez, ancak bunları kendisi için keşfeden bir kişinin hayatında bunla olduktan sonra göze çarpar. Bunlar bize motivasyon yaratma amaçlı sözler, hayalcilik gibi gelir ancak günümüzün bilimsel bilgisi testlerle ölçülemeyecek yönlerimiz olduğunu gösterir. (39) Todd Rose’un deyimiyle; ”Ortalamacılık, düşüncelerimizi inanılamaz dar kalıplara sığmaya zorlar.’’ Ve ekler; ”Gözden kaçırılmış yetenekleri keşfedebiliriz ama bunlar sıradışı veya gizli yetenekler değildir. Bu sadece dalgalı profillere sahip insanlarda olan, her zaman var olmuş gerçek yetenektir. Asıl güçlük, yeteneği ayırt etmenin yeni yollarını bulmak değil; gözümüzün önünde duran yetenekleri görmemizi engelleyen tek boyutlu yaklaşımları terk etmektir.’’ (40) Hiç kimse ortalama değildir, herkes kendisi gibidir. Dünyayı değiştirmiş insanların biyografilerinde, röportajlarında, kitaplarında bir nokta dikkat çeker; bunu bize anlatmaya çalışmışlardır.  Kimi ”bendeki yetenek değil tutku” dedi, kimi ”bendeki zeka değil merak” der. Ne öğreneceklerini, neyi bileceklerini, hangi yeteneklerinin peşine düşeceklerini kendileri keşfederler; ortalama olarak bilinmesi gerekenlerle değil.
Tüm dünyanın ortalamacı olmasına sebep olan ülkeler, ortalamayı herkese diretmekten vazgeçeli çeyrek asırdan fazla oldu. Avrupa ve Amerika’da kendini geliştirmek istemeyen büyük çoğunluk için; fabrika işçisinden gökdelende çalışan beyaz yakalısına kadar herkes ortalamaya uyarak okul okuyor, işe başvuruyor, işinde çalışıyor. Ama orada bireyselliğin farkına varacak, çok farklı koşullarda çalışacak; sanatçı, girişimci, devrimci olacaklar için kapılar açık. Bireysellik; kendi kaderine kişinin kendinisinin karar vermesi ve bunu yapmak için de kendini keşfetmeye başlaması demek. Avrupa ve Amerika’da kişilerin yeteceğini keşfetmesi için her türlü çalışma ön plana çıkıyor, kendini keşfetme arzusundaki kişi için olanaklar sağlanıyor, eğitiminin kalanı ilgi alanları üzerine inşa edilebiliyor. Birinin yeteceğini bir başkası onun adına keşfedemiyor. En ideal eğitim sistemi bile insana yeteneklerini keşfettiremez, ancak yeterince farklı konularla tanıştırır, dikkatinizi çekmeyi başarır, ilham verir ya da zaman tanırsa bunu kendiniz yapabilirsiniz. Bulunduğumuz şartlarda bunu kendisi için yapması gereken yine kişinin kendisi. En büyük avantajlarımız çizginin dışında kalan, ortalamaya girmeyen, sınavlarda tespit edilemeyen özelliklerimizdir. Kendimizde sorun olarak gördüğümüz her şeyin nedeni standart yapıya uymamamız, tek bir sayı veya ortalama için düzenlenmiş bir test ile değerlendirilebileceğimizi düşünmemiz. Normlara uymayan bir kişinin yapabileceği en iyi şey anormalliğini artırmaktır. Bu bireyselliğin temelidir. Ortalamanın dışında da bir hayat olduğunu düşünmeye bile cesaret edemiyoruz. Oysa bireyselliğimizin keşfi ile bir kez geldiğimiz hayatımızın tüm akışını değiştirip bizi pek çok dertten kurtarabiliriz. Ortalamaya müfredatlar, kurallar, amaçlar; kendini eğiten için hakarettir. İnsan kendi ihtiyacını kendi bilmez ama kesinlikle içgüdüsel olarak hisseder.
Düşünce, algı veya kişilik hakkında ortalama beyne dayalı bir teori inşa ederseniz, büyük olasılıkla teoriniz hiç kimse için geçerli olmaz. Onlarca yıldır yürütülen sinir bilim araştırmalarına yol gösteren varsayım temelsizdir; Ortalama Beyin diye bir şey yoktur. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
DİPNOTLAR
  1. Google her ay yüz bin iş başvurusu alıyordu ve en büyük yetenekleri seçme şansına sahipti – elbette ki bu şans en büyük yetenekleri nasıl belirleyeceğini bilebildiği sürece geçerliydi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  2. Bu kadar çok şirketin işe alım ve performans değerlendirmelerinde neden tek skorlu sistemleri kullandığını anlamak elbette kolay: Bu sistemler, kolay ve pratiktir; üstelik objektiflik ve matematiksel kesinlik izleri taşır. Kişi ortalamanın üstünde yer alıyorsa, işe alınır veya ödüllendirilir; ortalamanın altında kalıyorsa işe alınmaz ve işten çıkarılır. Bireysel yetenek ve performansı bir tek skalada veya birkaç skalada sıralamak son derece mantıklı görünür. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  3. Son yüzyılda eğitim sistemimizi iyi yağlanmış Taylorcu bir makine gibi işlemesi için kusursuz hale getirdik ve mimarisinin ilk başta yerine getirmek üzere tasarlandı şu amaç doğrultusunda bu sistemden en son damlasına kadar yararlandık: Öğrencileri toplumdan doğru yerlerine göndermek için onları etkin bir şekilde sıralamak. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  4. Google içinde personel alma memurları ve yöneticilerinin bir çok adayı göz ardı ettiği düşüncesi hakim olmaya başladı; not ortalamaları, test sonuçları ve diplomalar gibi birçok şirket tarafından kullanılan bilindik ölçütler, adayların yeteneklerini tespit etmek için yeterli değildir. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  5. Beni ve Google’daki birçok kişiyi asıl şaşırtan şey, verileri analiz ettiğimizde Google’daki işlerin çoğunda önem taşıyan bir tek değişken bile bulamayışımızdı. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose, Todd Carlisle’den alıntı
  6. Google ve Microsoft gibi Knicks de yeteceğe tek boyutlu yaklaşımın istenilen sonucu üretmediğini fark etti. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  7. Notlar da çalışanların başarısıyla çok az ilişkili idi; o da yalnızca mezuniyetten sonraki ilk üç yıl. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  8. Microsoft, yığınsal sıralamayı kullandığı devir için ”kayıp on yıl” tanımı kullanmaktadır. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  9. Tek boyutlu düşünme, gerçekten önemli olan herhangi bir bireysel niteliğe uygulandığında başarısız olur. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  10. Vücut ölçüsü, zeka, karakter veya yetenek gibi karmaşık insani özellikleri düşünürken tek boyutlu bir skala kullanmak doğal bir eğilimdir. Örneğin bir kişinin iri olduğu söylendiğinde tüm vücut ölçülerinin iri olması gerektiğini düşünürsünüz. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  11. Başta yetenek olmak üzere anlamlı insani özelliklerin hemen hepsi birden çok boyuttan oluşur. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  12. Her birey benzersizdir. Hepimiz hem fiziksel olarak hem de yetenek, kişilik ve ilgi alanlarımızdan dolayı farklıyız. Uygunluğun dar bakış açısı, sistem tarafından kabul edilmeyen ya da tedavi edilmek üzere bir kenara ayrılan çok sayıda kişi ortaya çıkartır ve bu kişiler topluma uymayan kişiler olarak adlandırılır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  13. ”Aslında herkes dahidir. Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.’’ -Albert Einstein
  14. Normatif düşünme -normal tek bir yolun var olduğu inancı- sadece çocuk gelişiminde değil birçok alanda bilim insanlarını yanıltmaktadır. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  15. Taylor’a göre belirli bir işlemi gerçekleştirmenin ‘bir tek en iyi yolu’ vardı ve bu tek yol da standart hale getirilmiş yoldu. Bir işçinin işini kendi bildiği gibi yapmaya çalımasından kötüsü yoktu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  16. Yürümenin normal bir yolu olması gerektiği varsayımı öylesine açık ve net görünüyordu ki neredeyse hiç karşı konulmadı. Ancak bilim insanı Karen Adolph bu görüşe meydan okudu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  17. Önde gelen araştırmacılar ve tıp kurumları, neredeyse altmış yıl boyunca çocukların normal gelişim programına göre emeklediklerinde, ayakta durduklarına ve yürüdüklerinde hemfikirdi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  18. Normal yol, çocukların belirli aşamaları (önce göbek üstünde sürünmek veya kol ve bacakları paralel hareketlerle oynatmak gibi) belirli bir sırada takip etmesi gerektiğini öngörüyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  19. En az 25 farklı yol izlendiğini tespit etti; bunlardan her biri benzersiz hareket motiflerine sahipti ve hepsi de sonunda yürümeye yol açıyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  20. Sürünme aşamasının bebeklerin yürüme yolunda ilerlerken geçmesi gereken temel bir emekleme aşaması olduğuna uzun süre inanılmıştı ama Adolph’un incelediği bebeklerin neredeyse yarısı hiç sürünmedi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  21. Adolph’un bana açıkladığı gibi: ”Her bebek hareket problemini kendine özgü biçimde çözer.” -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  22. 2004 yılında antropolog David Tracer, Papua Yeni Gine’deki aborjin Au kabilesini incelerken alışılmadık bir durumun farkına vardı. Au kabilesini yirmi yıldır gözlemesine rağmen bebeklerin emeklediğine hiç şahit olmamıştı. Bir tanesine bile. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  23. Au bebekleri günün neredeyse dörtte üçünü dik bir biçimde taşınarak geçiriyordu ve nadiren yere indiklerinde de yüzüstü uzanmalarına izin verilmiyordu. Bu kısıtlamanın iyi bir nedeni vardı: Au kabilesi, yerle çok fazla temas etmeleri durumunda bebeklere parazitler ve ölümcül hastalıkların bulaşabileceğini biliyordu. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  24. Gördüğümüz bireysel modellerin rastgele bir parazit olmadığına, her bireyin görevi gerçekleştirme şeklinde sistematik bir yan olduğuna ve herkesin hafıza sisteminin benzersiz bir sinirsel örüntüye sahip olduğuna ikna oldum. En şaşırtıcı nokta, örüntülerdeki bu farkların ufak tefek değil, kapsamlı olmasıydı. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  25. Gaz molekülleri görünürdeki basitliklerine rağmen çoğunlukla ergodik değildi. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  26. İnsanların ergodik olmadıklarını görmek için bilim insanı olmaya gerek yok. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  27. Birey hakkındaki bilginin yerine grup hakkındaki bilgiyi koyarak ergodik kuş kapanına yakalanırsanız tamamen yanlış bir sonuca ulaşırsınız. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  28. Evinize yen bir teknolojik alet getirin ve aile üyelerinin her birinden o aletin nasıl çalıştığını bulmalarını isteyin. Belki eşiniz doğrudan kullanım kılavuzuna bakarken çocuklarınızdan biri aletin nasıl kullanıldığııyla ilgili YouTube’dan video bulmaya çalışacak, bir diğeri ise ne olacağını görmek için aletin üzerindeki tuşlara basacak. Herkes bu yeni aleti farklı biçimde öğrenmeye çalışır yükü her biri farklı bir insandır. Eğer durum böyleyse o halde herekse aynı şekilde öğretmek, en kibar şekilde verimli değildir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  29. Müfredatları standartlaştırabilirsiniz ama öğrenmeyi standartlaştıramazsınız. Hiçbir beyin bir diğerine benzemez; sonsuz derecede incelikli bilgi ağının içinden geçen hiçbir yol, bir başka yolun aynısı değildir. En iyi hazırlanmış standart testler bile, her öğrencinin kendine özgü bir biçimde anladığı belirli bri fikir altkümesinin ne kadar kavrandığını ancak yaklaşılık bir şekilde gösterebilir. Öğrenme konusundaki kişisel sorumluluk, her öğrencinin biricikliğini kabul etmekle el ele gider. -Dünya Okulu, Salman Khan
  30. Dansçı öğrencileri yalnızca esneklikleriyle ya da güçleriyle değerlendirdiğimizi düşünelim. Ressam öğrencileri yalnızca renkleri mükemmel şekilde karıştırma ya da gördüklerinin aynısını çizme becerileriyle. Geleceğin yazarlarını yalnızca dilbilgisiyle ya da sözcük dağarcığıyla. Aslında neyi ölçüyor oluruz? Her bir sanatın gerçekleştirilebilmesi için yardımcı ya da gerekli olan bazı özellikleri ya da önkoşulları. Bu ölçümler, bir kişinin gerçek bir sanatçı olma potansiyeli hakkında herhangi bir şey söyler mi? Büyük olma potansiyeli hakkında? Hayır. -Dünya Okulu, Salman Khan
  31. Farklı insanların farklı ”öğrenme tarzları” olduğu hipotezine bakalım. Bundan yaklaşık otuz yıl önce, bazı insanların temelde ”sözel öğrenen”, diğerlerininse ”görsel öğrenen” olduğu ileri sürüldü. Bu görünüşte oldukça mantıklı bir fikirdi. Bazı insanlar isimleri, bazılarıysa yüzleri daha iyi hatırlar örneğin. Yeni bir aletin kullanma kılavuzuyla karşılaşanlardan bazıları metni okur, diğerleriyse çizimlere bakar. Dolayısıyla görsel öğrenme ve sözel öğrenme. Bu görünüşte akla yatkın gözlem beğeni kazandı ve ”araştırmacılar, eğitimciler ve kamuoyunda büyüyen bir ticari pazar yarattı.” İki öğrenme tarzı için ayrı ayrı egzersizler ve hatta ders kitapları hazırlandı. Parlak kağıda yeni öğretmen kitapları basıldı ve gönüllü okul bölgelerinde satışa çıkardı. Tam 71 farklı öğrenme tarzı olduğu öne sürülüyordu. -Dünya Okulu, Salman Khan
  32. Öğrenmenin çok çeşitli şekilde ve boyutta olduğunu, çocukların hepsine aynı şekilde öğretilemeyeceğini, öğrencilerin kendi öğrenme tarzlarına en uygun şekilde eğitim almalarını ve en çok ilgi duydukları alanda eğitim aldıklarında gerçekten muaazm bir adım attıklarını bilmektedir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  33. Herkese aynı şekilde öğretmek, en kibar şekilde, verimli değildir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  34. Dünyanın yasası bireyselliktir. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  35. Sağlam karakter tamamen bireyselliğe bağlıdır. Çevresindekilerle ortaklaşa yaşadığı dışında hiçbir varoluşu olmayan insan, ancak vasat bir varoluşa sahip olabilir. -Dünya Okulu, Salman Khan, James Fenimore Cooper’dan alıntı
  36. Kendi dalgalı profilimizin farkına varmak, bütün potansiyelimizi anlamanın ve ne olmamız gerektiğine ilişkin ortalamaya dayalı keyfi bildirimler tarafından hapsedilmeyi reddetmenin ilk adımıdır. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  37. Başarılı bir kimliğe sahip olmamak, kişinin hiçbir zaman kimliğinin olmayacağı anlamına gelmez. Çok az insan gerçekten kim olduğunu bilerek yaşamaktadır. -Başarısızlığın Olmadığı Okul, William Glasser
  38. Bazı insanlar gerçekten ilgi duymadıkları şeylerde iyi olabilirler. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  39. Ortalamacılık, düşüncelerimizi inanılamaz dar kalıplara sığmaya zorlar. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  40. Gözden kaçırılmış yetenekleri keşfedebiliriz ama bunlar sıradışı veya gizli yetenekler değildir. Bu sadece dalgalı profillere sahip insanlarda olan, her zaman var olmuş gerçek yetenektir. Asıl güçlük, yeteneği ayırt etmenin yeni yollarını bulmak değil; gözümüzün önünde duran yetenekleri görmemizi engelleyen tek boyutlu yaklaşımları terk etmektir. -Ortalamanın Sonu, Todd Rose

ZEKA DALGALIDIR

Önemli bir istatistikçi olan Francis Galton isimli bir bilim insanı, yüzyılı aşkın bir süre önce istatistiğin korelasyon alanı ile ilgilenir. Korelasyon, iki farklı faktör arasındaki ilişkinin gücünü göstermeye yarar. 1 ile 0 arasındaki değerlere göre iki faktör arasında bir ilişki olup olmadığı, birinin artışının diğerini etkileyip etkilemediği gibi sonuçlara varılır. Todd Rose konuyu kısaca özetler; ”1” kusursuz korelasyonu, ”0” ise hiç korelasyon olmadığını anlatır. Boyunuzun cm cinsinden ölçümü ile inç cinsinden ölçümü arasında kusursuz korelasyon vardır, yani 1’dir. Boyunuzla Satürn’deki sıcaklık arasında ise hiç korelasyon yoktur, yani 0’dır. Bununla birlikte 0,8 gibi bir değer güçlü korelasyon kabul edilirken, 0,4 ve daha azı düşük korelasyon kabul edilir.”

Konuyla ilgili boy-kilo ilişkisi gibi değerleri kullanarak başlayan Galton, pek çok konuda ilginç fikrilere ulaşır. İstatistik ilmi, niteliksel bakıldığında fark edilmeyen bazı şeylerle ilgili nicel sonuçlar verebildiğinden önemli tespitler yapabilmektedir. Bu çalışmalardan ilham alan James Cattell isimli bir bilim adamı; zihin konusunda korelasyonları araştırmakla ilgili bir isteğe kapılır. Neyin zihinle ilgili olduğuna dair korelasyonların çok önemli sonuçlar vereceğini düşünmektedir, kendisi daha önce de ”zihinsel test” terimini üretmiş, konuyla ilgili çeşitli araştırmalar yapmıştır.

Todd Rose’dan öğrendiğimize göre Cattell Columbia Üniversitesi’ne kaydolan öğrencilere fiziksel ve zihinsel testler uygulamıştır. Sese reaksiyon gösterme, renklerin adını söyleyebilme, harfları hatırlama gibi. Bir yeteneğin zeka göstergesi olacağını ve zeki olan birinin de diğer konularda yetenekli olacağının göstergesi kabul edilebileceğini kanıtlamayı umar. Ama sonuçlar inanılmazdır; yetenekler arasında korelasyon yoktur (2). Yani bir zeka testinde başarılı olmak diğerindeki başarıyla ilişkili değildir, her bir zeka yeteneği kendi içinde bağımsızdır. Bir yetenekte zeka göstermek her konuda zeki olmayı garanti etmez. Bu sebeple hiçbir insan da her konuda zeki değildir. İki insandan birini daha zeki ilan etmek sadece az test yaptığınız anlamına gelir. Her insanın gruptaki diğerlerinden üstün olduğu sonsuz ihtimalli zeka testleri yapılabilir.

Bu sonuçlar zeka profilinin dalgalı ve çok yönlü olduğunu göstermiştir. Bir insanın zekası genel bir tabirle ifade edilemez. Ama bu sonuçlara rağmen inanılmak istendiği için IQ kavramı popüler olmuştur (3). Sonsuz yönlü ve asla tek değere indirgenemez insan zekası için IQ sonuçları bir hakarettir. Dünyada zekası bir sayı ile ifade edilebilecek tek bir insan bile yoktur. Ama IQ ithamı, sıralamaya koymayı ve değerlendirmeyi kolaylaştırır.

Cattell’den sonraki bütün araştırmalar insan zekasının ne kadar çok yönlü olduğunu, her bir yönün her insanda farklı olduğunu ortaya koymuştur (4). Bir müzik dehası size ömür boyu satrançta yenilebilir. Einstein uğraşsa bile asla sizinle hafıza konusunda yarışmayabilir. Her derste geçseniz bile dil konusunda yarışmadığınız bir arkadaşınız olabilir. Zeka tek bir konuda değerlendirilebilir ve bu sonuç asla diğer sonuçlarla ilgili fikir vermez.

Todd Rose’un Ortalamanın Sonu kitabında inanılmaz bir örnek var. Test sonuçlarına göre her ikisi de 103 IQ’ya sahip iki kız öğrenci ile ilgili detaylı testler yapılmış. Ancak birinin benzerlikler konusunda inanılmaz başarısız varken küplerle tasarım konusunda diğeri şahane performans sergilemiş. Her ikisi de matriks muhakeme konusunda ortamla iken birisimge aramada, diğeri sayı hafızasında diğerine fark atmış. Biri genel bilgide çok kötü iken diğeri sözcük dağarcığında hiçbir varlık gösterememiş. Teste göre her ikisi de eşit zekalı olan bu öğrenciler arasında duruma göre inanılmaz farklı yetenekler ortaya konmuş. 10 farklı zeka yeteceğinin neredeyse hiçbirinde eşit çıkmayan bu öğrencilere 1000 deney yapılsa yine her konuda farklı yetenekleri olduğu ortaya çıkacak. Ama teste göre ikisi de birbirinin aynı zekaya sahip ve hangi yönlerinin iyi olduğu ile ilgili fikir vermiyor çünkü IQ testlerine göre zekanın yönü yok (5).

IQ’nun neyi gösterdiği belli değil ama insan zekasını göstermeyeceği kesin. Yaşayan gerçekten zeki insanların hiçbir IQ diye bir değerin olduğuna inanmıyor. Aziz Sancar da, Elon Musk da IQ’ya inanmıyor. Alanında başarılı herkes zeki olduğu konuyla uğraşan kişiler ve bu kişilerin zekasını tarif etmek için zaten bir sayı yetersiz (6). Dahası IQ testleri bile kendi içinde çelişkili. Bu testlerin hiçbirini dünyanın en zeki insanları hazırlamadı ve kendinden zeki birini tespit etmesi imkansız. Christopher Nolan’ın zekasını ölçebilecek bir IQ testini hazırlayabilecek bir insan yok.

Todd Rose, konuyla ilgili inanılmaz bir örnek daha verir. Eğitim sisteminde üniversiteye giriş puanı ile ilk seneki başarı arasında 0,4 korelasyon bulunduğunda anlamlı ve önemli bir şey bulunduğunun varsayıldığını söyler. Ama 0,4 korelasyon, ilişkinin %16’sını açıkladığını göstermektedir (7). İstatistiğin göstermediği büyük %84’lük koşullar nedir?

Ama eğitim konusunda bu ve bundan daha az korelasyonlara göre değerlendirmeler yapılır. IQ testi, sınav sonucu, ders başarısı, diploma puanı gibi başarılar iş hayatındaki başarıyla ilgili daha düşük korelasyonlara sahiptir. Ancak yine de en önemli şeyler gibi davranılır. Dünyamızı değiştiren insanları sıralasak okul başarısızlıkları ile karşılaşırız. Hatta neredeyse okul başarısı ile değil başarısızlığı ile dünyayı değiştirme ihtimali arasında korelasyon vardır.

  1. Bütün insanların zekası eşittir. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  2. Bu yetenekler arasında güçlü korelasyonlar keşfedeceğinden emindi ama tam tersi yönde bir tabloyla karşılaştı. Neredeyse hiç korelasyon yoktu.  -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
  3. Zeki olmak güçlü olmaya benzemez, güçlü bir insan her ortamda güçlüdür. Ancak bir alanda parlak olan bir kişi diğerinde su götürmez bir aptal olabilir. Bunun nedeni fiziksel gücün aksine zekanın asla karmaşık olmaktan vazgeçmeyen bir zeka ürünü olmasıdır. -Aptal Beyin, Dean Burnett
    1. Yüzde 16’sını açıklayabildiğiniz bir şeyi gerçekten anlayabilir misiniz? Mesela arabanızdaki sorunun yüzde 16’sını açıklayabilen bir tamirciye otomobilinizi teslim eder misiniz? -Ortalamanın Sonu, Todd Rose
Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.