Öğretme yoktur, öğrenme vardır

Gerçekte, öğrenme edimi, başkalarının yönetimine en az ihtiyaç duyulan bir insan etkinliğidir. Çoğu öğrenme edimi öğretimin sonucu değildir. Daha ziyade anlamlı bir oturumda engellenmeden gerçekleştirilen bir katılımın sonucudur. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich

Fransız Edebiyat okutmanı Joseph Jacotot, 1815 yılında Hollanda’ya gider. Derslerinden istifade etmek isteyen Fransız öğrenciler kapısını çalarlar. Ancak o Fransızca, öğrenciler de Hollandaca bilmediği için anlaşmaları güçtür. Ortak bir şey üzerinden ders işleyebilmek için arayışa başlarlar.

Her iki lisanda da basılmış, Fenolon’un Telemak isimli eserini bulurlar. Kitapları öğrencilere dağıtırlar. Hem ders işliyor olmak hem de anlaşmaları gerekmeyecek hızlı bir çözüm gibi gözüken bir yöntem akla gelir. Öğrencilere önce Hollandaca -yani kendi dillerinde olan- kitaptan bir sayfa okumaları söylenir. Sonra kitabın Fransızca baskısından aynısının Fransızcasını bir sayfa olarak okuyacaklar ve ne söylediğini anlamaya çalışacaklardır.

Her bir sayfa bittiğinde bir sonrakine geçerler. Haftalarlarca ders bu şekilde işlenir. Kitabın yarısına kadar sayfa sayfa bu şekilde işlerler. Dönem bitmeden kitabı bitirebilmek için kitabın kalan yarısını ise Hollandaca kısmına bakmadan sadece Fransızca olarak anlamaya çalışarak okumalarını istenir.

Jacotot, dönem sonunda öğrencilerden kitapla ilgili anladıklarının Fransızca yazmaları istediğinde bir felaketle karşılaşacağını zanneder. Hiç Fransızca bilmeyen öğrenciler bir dönem boyunca Fransızca bir kitabı okumuşlardır. Dilbilgisi konuları anlatılmamış, kelimelerin anlamları gibi hiçbir bilgi verilmemiştir. Her öğrenci kendi başına çalışmış, öğrenebildiği kadarını kendisi öğrenmiştir. Doğal olarak kitabın ne anlattığını anlatmaları değil anlamış olmaları dahi beklenmemektedir.

Oysa sonuç inanılmazdır. Öğrenciler o kadar iyi bir Fransızca öğrenimine kavuşmuşlardı ki; anladıklarını adeta bir yazar gibi yazmışlardır. Jacocot, bu uygulaması ile farkında olmadan öğrenme ile ilgili inanılmaz bir keşif gerçekleşmiştir.

Bu keşif Jacques Ranciere’nin ”Cahil Hoca” kitabında her yönüyle anlatılır. Bu öğrenim yöntemi esasında insanlık tarihinin başından beri zaten biliyor olduğumuz ama eğitim sistemi ve okullar hayatımıza girince unuttuğumuz basit bir gerçeği işaret etmektedir: öğretme yoktur, öğrenme vardır.

İnsana bilgi yüklenemez; bilgi verildiğinde kendi istiyorsa alır, bilgiyi aradığında alabildiğini kadarı. Onbinlerce nesil kendi istediğini öğrenebilmişken son birkaç yüzyılda insan öğrenmenin ne olduğunu unutmuştur. Sebebi de okullardır. Okulların ilk başta varlığı devletin sisteme uygun vatandaş, fabrikaya uygun işçi yetiştirmek istemesiydi. Öğretmek değil bilgi vermek ve kendi istediği gibi düşünen insan yetiştirmek istiyordu. Ivan Illich’in sebebiyle bu sebeple ”öğretilmeye alışan” insan tipi doğmuş ve hattta kendi emniyeti için kendini başkalarının kendisine bir şeyler öğreteceği güvenli ortamlara sığınmıştır (1). Okul da öğrenme ile öğretim arasında karışıklık yaratmaktadır (2). Sonradan okul insanların kafasında öğrenme ile özdeşleşince öğrenme ancak sınıfta biri ders anlattığında gerçekleşiyor zannedildi, gerçek öğrenme yeteneği kayboldu.

Jacocot’un açıkça söylediği, bugün nöroloji ve psikoloji sayesinde de bildiğimiz gerçek şudur; öğrenme öğretmenin bilgi aktarması ile gerçekleşmez (2). Öğretmenin bilgiye sahip olup, onu yanında taşıyıp sınıfta bunu öğrencilere aktardığı bir bellek cihazı görevi yoktur. Bilgiyi isteyen herkes bir şekilde elde edebilir, eğitim bilgi aktarımı değildir. Eğitim, öğrenmeyi sağlayan koşulların oluşturulmasıdır (3), insan fıtratının bir parçası olarak, öğrenme ancak kişinin kendi isteği ile gerçekleşir.

Öğretmek bilgi vermek değildir (4), öğrenme sürecine dışarıdan müdahale edilemez. Bilgi veren ancak bilgi vermiş olur, öğretmiş olmaz. Bilgiyi ise öğrenmek isteyen kişi kendisi aldığında kalıcı olur, hangi bilginin öğrenmeye değer olduğunu kendi seçtiğinde öğrenir. Öğrenme; öğretme sonucunda gerçekleşmez.

Jacotot, öğrencilere Fransızca imlasını ve çekimleri anlatmamıştır. Kelimelere karşılık gelen Fransızca kelimeleri ve çekimleri dahi kendi kendilerine anlamışlardır. Cümle kurabilmek için onları nasıl kullanmaları gerektiğini kendileri öğrenmişlerdir. Öğrenciler, yeni öğrendikleri yabancı bir dilde kompozisyon yazmaya çalışan acemiler gibi değil, anladıklarını bir yazar gibi yazmışlardır.

Dönem sonunda karşılaşılan mucize sonrasında Jacocot kendisine şu soruyu sormuştur: ”Hocanın açıklamaları gereksiz midir?” Ortada bir kitap vardı ve öğrencilerin bildikleri kitabın bildiklerine her ders sonunda yaklaştı. Yeteri kadar zamanda öğrencilerin zekası kitap ile eşitlenecekti. Ama, kendisi ders anlatmış olsaydı öğrenciler kitabın zekasına değil ancak kendi zekasına yaklaşabileceklerdi. Esasında bu dahi gerçekleşmeyecekti, çünkü o zaman da öğretim yolunu inşa edemeyecek, ancak dışarıdan bilgi verecekti. Öğrenciler ise bu şekilde kendi kendilerine öğrenme yollarını inşa etmişlerdi.

Öğrenci, elindeki ders kitabını açıklaması için hocanın dersine girer. Hoca, dersi kitaptan işliyorsa, kitaptaki akıl yürütmeleri okuyabiliyorsa öğrenci de okuyabilir. Hoca kitapta olmayan bir açıklama getiriyorsa bu açıklamalar zaten kitapta yer almalıydı. Ve alanındaki en iyi kitap, işin paradigmasını koyan, bilimde ulaştığı son noktayı işleyen ders kitabında zaten yer alıyordur. Hocanın açıklamalarına ihtiyaç duyuluyorsa ders kitabı yanlış seçilmiştir. Doğru kitabı seçen herkes kendisinin öğretmeni olabilir.

Ranciere, eğitim sistemindeki yanlışın daha ilk amaçta olduğunu söyler: ‘hocanın bilgisini öğrencilere aktarmak’. Onun keşfinden çıkan sonuca göre; yapılması gereken kitabın zekası ile öğrencinin zekasını eşitlemektir. Sürece göz kulak olunduğunda, öğrenmek için ortam ve zaman sağlandığında da bu zaten gerçekleşecektir. Hızlı ya da yavaş öğrenmek, öğretme metotlarını seçmek, kendisi için ideal yöntemi bulmak öğrencinin işidir.

Jacocot bu keşfinin ardından öğrencilere Hollandaca savunma yapmayı da öğretir. Bunu yaptığında hala Hollandaca bilmiyordur. Daha da ileri götürüp yetkin olmadığı iki şeyi öğretmek için aynı yöntemi kullanmaya karar verir; piyano ve resim. Öğrencilere akşamları bu iki dersi veriyor ve her dersinin başında ‘Size öğretecek bir şeyim olmadığını bildirmek zorundayım’ diyordur.

Kendisine ”Cahil hoca” denmesinin sebebi budur. Hem öğretmenin bir şeyi öğretmek için biliyor olması gerekmediğini, hem de öğrencinin bir şey öğrenmek için hocaya ihtiyacı olmadığını kanıtlayan kişidir. Aynı görüşe çıkan yolları yüzlerce yıl boyu sistemden değil bireyden, koşullardan değil amaçlardan, metottan değil sonuçtan yana olan tüm büyük adamlar inşa etmiştir; Immanuel Kant, Bertrand Russell, Ivan Illich, Ken Robinson…

Öğretmen sınıfla birlikte öğrendiğinde en iyi öğrenme gerçekleşir, cahil bir öğretmenin olduğu ortamda herkes öğrenir. Çok bilgi sahibi olmasının öğretmenlik yeteneği ile alakası yoktur. Newton, dünya tarihindeki en önemli biliminsanıydı; ama 20 yıllık üniversite hocalığı döneminde öğrenciler derslerine hiç rağbet etmemiş, kendisinin dediklerini anlayamamışlardır (5). Kendi bildiklerinin yüzde birini bile öğrencilerine aktaramamıştır, kendisi de hiçbir bildiğini başkasının ona öğretmesi sayesinde öğrenmemiştir.

Normal koşullarda da bir öğretmenin bir konudaki bilgisi Newton’un kendi alanındaki bilgisinden daha azdır. Öğrenciye dilinin döndüğü kadar aktarır. Öğrenmesinin üzerinden fazla zaman geçmişse aynı cümleleri tekrarlar ve yeni öğrenen birinin öğrenme sürecinde yaşadığı sıkıntıları görmez ve hatta bilmez (6). Mükemmel anlatsa bile öğrenci anlayabildiği kadar alır, o da gerçekten anlamak isterse Ve bu bilgi aktarımı da öğrenme değil hafıza doldurmadır. Bilmektir ancak öğrenmemektir. Söyleyebilmek ama kullanamamaktır. Bir süre sonra da bir şeyler biliyor olduğunu zannetmek ama gerektiğinde hatırlayamamaktır. Aktarma sırasındaki kesintiler yüzünden eğitim inşa etme değil sakatlamadır (7).

Kendi öğrenen bir kişi ise -ki öğrenmenin başka yolu yoktur- o aradaki kesintilere maruz kalmaz, bilgiye direkt olarak erişir. Hatta eriştiği bilgiyi yeterli görmez, ihtiyacı olana ulaşır. Ortamda öğretmen varsa da görevi bu koşulların sağlanmasına yardımcı olmaktır.

Öğrenme öğretme ile olmaz, bu okulun yarattığı bir yanılsamadır (8). Ivan Illich şöyle der; ”Pek çok öğrenme kendiliğinden olmaktadır ve pek çok planlı öğrenme bile programlanmış eğitimin sonucu değildir.”

Ken Robinson; ”öğretmenin işi konuları anlatmak değil öğrencilere öğretmektir” der (9). Hatta öğretmenin temel görevi ‘öğrencilerin öğrenmek isteyeceği ortamı oluşturmak” ve sonra d a”öğrenmeyi kolaylaştırmaktır” (10). İyi ve kötü öğretmeni birbirinden ayıran öğrenme koşullarını oluşturabilmek ve oluşturamamaktır (11). Öğretmenin konuştuğu, tüm sınıfın dinlediği doğrudan öğretim öğrencilerin hiç keyif almadığı, pasif duruş sebebiyle öğrenmenin fıtratına ters ve öğretmenlerin bile keyif almadığı bir oyalanma biçimi (12). Salman Khan’a göre de öğretmen yönetici değil rehber olmalı ve herkes kendini yönlendirmelidir (13).

Buradan kişiye çıkan sonuç öğretmenin gereksizliği değil; öğrenmek için dışarıdan gelecek bir şey beklenmemesi gerektiğidir. Hiçbir yerde, hiçbir konuda. Bir kez öğretilmeyi bekleyen ömrünün kalanında bir şey öğrenemiyor. Öğrenme sadece kişinin kendisi istediğinde gerçekleşir; bu gerçekleşirken etrafta bir sınıf ve öğretmen de olabilir ama olmayabilir de.

Ömrünün kalanı boyunca her istediğini öğrenme motivasyonu arayanlar için Ranciere’nin şu sözü yeterlidir; ”Yeryüzünde açıklayan bir hoca olmaksızın, kendi başına bir şey öğrenmemiş kimse yoktur.” Ivan Illich de bir o kadar nettir; ”Dünyadaki insanların yarısı asla okula gitmemektedir. Bu insanlar öğretmenlerle asla temas kurmamakta ve hatta okuldan atılma imtiyazından bile mahrum kalmaktadır. Bununla beraber, bu insanlar öğretmenlerin öğrettikleri bilgileri, son derece etkili bir şekilde, okulda öğrenebileceklerinden daha fazla öğrenebilmektedirler.”.

İnsanlık tarihinin ilk yüzde 95’lik kısmında üretilmiş kadar bilginin iki günde bir üretildiği çağdayız. Hiçbir öğretmenin bir öğrencinin ihtiyaç duyduğu bilgiyi taşıması mümkün değil. Gel gelelim, böyle olmasaydı bile öğretmen bilgiye erişim kaynağı değildir. Hiçbir insan hayatının geri kalanında ihtiyaç duyacağı bilgiyi bilemez. Ancak öğrenmeyi öğrenirse, her durumda hayatının kontrolünü kendi elinde tutar. Önemli olan öğrenmeyi öğrenmektir, bilgi edinmek kolay olandır. Her durumda hangi bilginin gerekli olduğunun kendisine ulaştırılmasını bekleyen kişilerin hayatı başkalarına bağlıdır.

12 yıl Türkçe, İngilizce, Matematik, Tarih dersi almış bir toplumun çoğu kendi konuştuğu dilinin kurallarını bilmiyor, yabancı dili yok, matematiğin hayatın temeli olduğundan habersiz ve tarihteki hiçbir hatasından ders çıkarır gibi gözükmüyor. 12 yıl okumuş birini bugün icat edilmiş çok basit bir işin başına geçiremiyorsunuz, ne yapacağının öğretilmesini istiyor. Eğitim sadece öğretememekle kalmıyor; insanlara öğrenebileceklerini de unutturuyor. Bunun ne etkilerinin yaşandığını öğrenmeyi bilmeyen milyarlarca insanın yaşandığı bir dünyada göremiyoruz. Bambaşka nasıl bir dünya yerine içinde bulunduğumuz bu halini yaşıyoruz bilmiyoruz bile.

Antropologlar, onbinlerce nesil arasından öğrenebilir, adapte olabilir olanların hayatta kaldığını söyler. Bu sebeple nörologlara göre beynimiz bu yönde gelişmiş, öğrenebilir olmayı hayatta kalmakla ilişkilendirmiştir. Psikoloji, dışarıdan aldığımız bilgiye nazaran kendi öğrendiğimiz bilginin daha kalıcı olduğunu, o. bilgiyi daha kolay öğrenip gerektiğinde daha kolay hatırlayabildiğimizi söyler. Öğrenmek birkaç yüzyılda devretmeye çalıştığımız temel yeteneğimizdir. Dünyamızda ilham verici her şey de; kendisine sınıfta bir şeyler anlatılmaya çalışıldığında bir gariplik sezip bunun işe yaramayacağını baştan bilen ve neyi öğreneceğini kendi seçip öğrenmeyi öğrenen ve her bulunduğu ortamda fark yaratanlar tarafından meydana getirilmiştir.

Öğretmenler bilgi aktarabilir. Yardımcı olabilir, ilham verebilirler; bunlar da önemli ve güzel şeyler. Ama günün sonunda işin doğrusu şu: Biz kendimizi eğitiyoruz. -Dünya Okulu, Salman Khan

DİPNOTLAR

  1. Öğretilmeye alışan, hatta öğretimi kendi varoluş sebebi sayan bir kişi emniyeti zorunlu eğitimde aramaktadır. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  2. …vazifeşinas her öğretmenin inandığına inanmıştı o da: Hocanın görevi bildiklerini öğrencilerine açıklayıp aktarmak ve onları yavaş yavaş kendi bilgi seviyesine getirmekti.’ -Cahil Hoca, Jacques Rancière
  3. En temel düzeyde, eğitimin odak noktası öğrencilerin öğrenmek isteyeceği ve öğrenebileceği koşullar yaratmaktır. Öğretmenlerin sonraki görevi, öğrencilerin öğrenmesini kolaylaştırmaktır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  4. Bazen öğretmenin asıl görevinin doğrudan bilgi vermek olduğu sanılır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  5. Newton, Matematik Profesörü seçildi. Yirmi yılı aşkın bir süre profesörlük yaptı. Maalesef berbat bir öğretmendi, öğrencileri onun neden bahsettiğini bile anlamazlardı. Bazen sınıfa girdiğinde ders verecek kimse bulamazdı. -Bilimin Öyküsü, William Bynum
  6. Profesör o konuyu çok uzun zaman önce öğrendi ve şu anda her şey ona o kadar basit geliyor ki artık yeni öğrenmeye başlayan birinin yaşadığı zorluğu anlamıyor. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  7. Bilgi konusunda akla dayalı ilerleyiş sürekli tekrarlanan bir sakatlamadır. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  8. Okul sisteminin dayandığı ikinci önemli yanılsama, öğrenmenin öğretme sonunda ortaya çıktığı yolundadır. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  9. Mükemmel öğretmenler, sadece ne anlatacaklarını bilmenin yeterli olmadığını bilir. Onların işi konuları anlatmak değildir, öğrencilere öğretmektir. Öğretmenlerin, öğrencilerin öğrenebileceği ortamları oluşturarak onların dikkatini çekmeleri, ilham vermeleri ve onları coşturmaları gerekir. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  10. En temel düzeyde, eğitimin odak noktası öğrencilerin öğrenmek isteyeceği ve öğrenebileceği koşullar yaratmaktır. Daha sonra, öğretmenlerin görevi, öğrencilerin öğrenmesini kolaylaştırmaktır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  11. İyi öğretmenler öğrenme koşullarını oluştururlar ve kötü olanlar oluşturamazlar. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson
  12. Öğretmenin yönetici değil rehber olduğu, öğrencinin kendi kendini yönlendirdiği öğrenim herkes için daha uygundur. -Dünya Okulu, Salman Khan
  13. Sınıfta doğrudan öğretim yapılmamalı. Hiçbirimiz böyle bir şeyden zevk almadık ve bu, gerçekten hiçbirimizin ilgisini de çekmedi. Öğretmenler de bu şekilde ders işlemeyi sevmiyor. Sanki bilgileri bir hava boşluğuna anlatıyor gibi hissediyorlar. İnsanoğlu pasif durmamalı. Bir araya geldiklerinde birbiriyle etkileşim içinde olmalılar. Birlikte bir problem çözebilirler ya da başka bir şey yapabilirler, önemli olan birlikte bir şey yapıyor olmaktır. -Yaratıcı Öğrenciler, Ken Robinson

EKLER

  • Öğrenme edimini gerçekleştirmek için, öğrencileri istek ve zaman bulmaya teşvik edebilir ya da rüşvet vermek üzere öğretmen çalıştırmak yerine, kişinin kendi kendine motive olduğu öğrenmeyi tercih edebiliriz. -Okulsuz Toplum, Ivan Illich
  • Mutlu Beyin 149
Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.