Önce bütünü görmeli, sonra parçaları öğrenmeli

Evrensel eğitimin birinci ilkesi buydu: bir şey öğrenip her şeyi onunla ilişkiledirmek. Oysa okul başka bir şey söylüyordu; şunu, ardından şunu, sonra bir de şunu öğrenmek lazım, diyordu. -Cahil Hoca, Jacques Rancière

Önce‘‘Maddenin üç hali vardır’’ dendi, sonra 18 hali daha olduğu ortaya çıktı. ‘‘Tüm soygazlar şöyledir’’, ama istisnası da vardır. ‘‘O devirde şunlar yaşanmıştır’’, ‘‘ama yüzyıllardır devam eden şu gelişme sonradan her şeyi etkilemiştir’’. Bize okul tarafından öğretilen hiçbir şey tam ve doğru değildi, çünkü tamamını duyarsak kafamızın karışacağı düşünüldü. Konular öğretmenin anlatabileceği, öğrencinin anlayabileceği şekle getirildi. Tek bir bütünün parçaları olan yasalar kendi derslerine ayrıştırıldı. Sonra kendi içinde önce bölündü, parçalandı; sonra sınavlarda sorulabilir listelere, paragraflara ayrıldı. Gereksiz kısımlar atıldı, istisnalar önemsizleştirildi, kafa karıştıracak parçaları daha üst sınıflara ertelendi. Sonuçta bilgimiz değil cehaletimiz artacak şekilde ömrümüzün en önemli üçte birlik kısmı boyunca okullarda vakit geçirdik.

Okumayı bile böyle öğrendik. Önce ”a”yı gösterdiler. Sonra ”b, c, d…” diye gitti. Sonra hangileri sesli, hangileri sessiz onu öğrendik. Sonra sessiz harfler ile sesli harfleri birleştirip heceler okumaya çalıştık. ”ba, be, bı, bi, bo…”. Tüm sessiz harflerin tüm sessiz harflerle oluşturduğu kombinasyonların tablolar halinde çalıştık. Sonra kelimeleri okumaya başladık. Bitmek tükenmek bilmeyen çalışma sonucu cümlelere geçebilecektik.

Ama insan beyninin böyle çalışmadığı çok açıktır. Hiçbir kaynağı referans göstermeye gerek yok, bunu bizzat hepimiz biliyoruz.

Bildiğim bir örnek var. Öğretmen tahtaya birinci derste iki kelime yazıyor; ‘ses’ ve ‘sel’. Sadece bu kadar. Bu büyülü hamle insan beyninin farkları algılama özelliğine direkt etki ediyor. O zaman bir anda daha hiç okuma bilmeyen çocuklar şunları öğrenmiş oluyorlar; s, e ve l harflerini; se, es, el, ses, sel hecelerini; s ve l arasındaki net farkı; sesli harflerin sessiz harflerle nasıl birleştiğini.

Bundan sonra tahtaya ”sev” yazmanız yeterli. Ardından ”soy” ve ”şey”. Bütünü görmek parçalar arasındaki farka beynin dikkatini çekiyor. Bir bahçe dolusu beyaz papatya arasındaki bir tane kırmızı karanfil hemen dikkat çeker. Bu psikolojik değil biyolojik bir konu. Beynimiz daha az enerji harcamak için her seferinde aynı olan ya da tekrarlanan şeyleri görmezden gelir, sadece farkları görmeye başlar.

‘Çocuk zekasının ancak ”k”, ”a”, ”ka” diye öğrenmeye elverişliği olduğunu, ”kalipso” diye öğrenmek için yetişkin, yani üstün bir zeka gerektiğini sanır.  -Cahil Hoca, Jacques Rancière

Tümevarım yerine tümdengelim odaklı bir yaklaşım kişinin öğrenme ile ilişkisini tamamen değiştirebilir. Önce bütünden başlamak gerekir.

Harfleri ayırt etmenin kelimeleri ayırt etmekten kolay olduğuna inanır; yanlış bir inanış, ama sonuçta o buna inanır. -Cahil Hoca, Jacques Rancière

Joseph Jacocot’un bir sınıf öğrenciye onların konuştuğu dili bilmeden ders vererek keşfettiği gerçek sonucu şu ortaya çıkmıştı; öğrenme, öğretme sonunda ortaya çıkmaz. Kişi kendi öğrenme metodunu kendi keşfeder. Ama aynı derslerde farkında olmadan başka bir şey daha öğrenmiş oldu; önce bütünü görürsek detaya rahat ineriz.

Jacocot’un dersinde öğrenciler önce kendi dillerinde bir romanın sayfasını okumuşlardı. Sonra Fransızca okumuşlardı. Bunu kitabın yarısına kadar yaptılar. Eğer öğrenmeye kelimelerden, fiil çekimlerinden, gramer detaylarından başlasalardı kitap okumaya geçmek yıllar sürecekti. Ama okumaya direkt başlayınca beyin ikisi arasındaki bağıntıyı rahat kurdu. Sonra parça parça detaylara indi.

Diyelim ki cep telefonunuzu kaybettiniz. Önce yatak odasındaki dolapları eşelemezsiniz. Önce oturma odasına, mutfağa, koridorlara genel bir bakış atarsınız. Sonra yatak odasına gelir, genel bir bakıştan sonra detaya inersiniz. Detaya fazla gömülmeden önce o kadar karmaşık bir yerde olmayacağını düşünür, aynı derinlikte başka detaylara bakarsınız. Hiçbir yerde yoksa daha derine inersiniz. Önce çorap çekmecesini eşelerseniz mutfak tezgahında telefon sizi bekler durur.

Bu metottur. Ne kadar derinliğe indiğini bilebilmek için önce genele bakmak gerekir. Öğrenmek istenilen herhangi bir konuda önce bütüne bakılmalıdır. Bütünle haşır neşir olunca o aradaki küçük detaylar kendiliğinden hallolur.

Aksi takdirde parçaları tamamlayıp onları birleştirmek zahmetli, yorucu, zor ve gereksizdir. Ama eğitim sistemimiz tamamen bunun üzerine inşa edilmiştir. Ne sonuca ulaşacağını bilmeden bir ömür boyu süren parça ezberleme. Ve birleştireceğin hiçbir yerde onları birleştirememe.

Zaman zaman kurallar kümeler halinde de düzenlenmelidir, çünkü bir araya getirilmediklerinde hafızada tutulmaları güçtür. -Eğitim Üzerine, Kant

Kant’a göre ”anlayış” kavramının tanımı budur. Bütüne ”genel”, parçaların her birine de ”özel” denir. Genel ile özel arasındaki bağlantıyı kurmaya becerisine ise ”anlayış” denir. ”Eğitim Üzerine” eserinde şöyle der; “Anlayış, genelin bilgisidir. Yargı gücü genelin özele tatbikidir. Akıl, genel ile özel arasındaki bağlantıyı anlama gücü veya yetisidir.”

Dil öğrenirken dahi önce konuşmaları duymak gerekir. Sonra cümlelere parçalarız. Sonra kelimelerin anlamlarını merak ederiz. Böyle öğrenen bir kişi bazı kelimelerin anlamlarını anlamadan bile konuşmanın akışına göre karşısındaki ile diyalog sürdürür. Kelimelerden başlayan kişi ise daha bilemediği ya da hatırlayamadığı ilk kelimede takılı kalır.

Cehalet hiçbir şey bilmemek değildir. Cahillik biraz bilgiyle olur. Gereksiz, eksik veya yanlış bilgi arttıkça cehalet artar. Eğitim sisteminde parçalar bir bütünle birleşerek ilerlenmediği, o aralarda edinilmiş bilgi hiçbir sonuca ulaşmadığı için her aşama cehaleti artırmaktadır. Ranciere, sistemde bunun etkilerini eleştirir.

Her aşamada cehalet uçurumu açılıyor, öğretmen de hep bu uçurumlardan birini doldurup yenisini açıyordu. Kesitler birbirine ekleniyordu. Yani öğrenciyi asla yakalayamayacağı bir hocanın yedeğinde gezdiren açıklayıcı bilgiden muhtelif ve kopuk kopuk parçalar. Kitap hiçbir zaman tam değildir, ders hiç bitmez. Hocanın hep kendisine sakladığı bir bilgi vardır, yani öğrencinin bilmediği bir şey. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

Eğitim adeta öğretmek için değil, öğrenciyi bir şey bilmek için sürekli bir otoriteye muhtaç bırakma eylemidir. Kendisini düşünmekten aciz, öğrenme yeteneğinden yoksun, bilginin tamamını içeren kaynaklardan uzak sanan öğrenci; asla hayatta gerçekten ihtiyaç duyduğu bilgileri kullanamaz, çünkü onlara ulaşamaz, çünkü onları aramaz bile. Hatta onların oralarda bir yerde olduğunu bile bilmiyor, onların hocasında olduğunu sanıyordur.

”İşte bunu anladım” der öğrenci.
”Sen söyle san” diye düzeltir hoca. ”Bu noktada henüz bilmeni istemediğim bir güçlük var, o konuya geldiğimiz zaman açıklayacağım.”
”Bu da ne demek oluyor şimdi?”  diye sorar meraklı öğrenci.
”Söyleyeceğim ama henüz çok erken. Şimdi bir şey anlamazsın, gelecek sene göreceksin.” der hoca. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

Bütünün kendisine ulaşacağı hissi dahi sönene kadar öğrenciye bir önceki açıklamaların eksik olduğunun iddia edildiği müfredat tekrarları ulaşır. Her yeni sene bir önceki senelerin bilgilerinin biraz eksik olduğu ortaya çıkar. Parça parça nereye kadar ilerleneceği, ne zaman sonuca ulaşılacağı bilinmeden okunur.

Öğrenci hep ilerlemek için başka bir hocaya, yeni açıklamalara ihtiyaç duyar… Bilgi konusunda akla dayalı ilerleyiş sürekli tekrarlanan bir sakatlamadır. ”Eğitim görmekte olan her insan yarım insandır”. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere

Bu müfredat tekrarlarının bahanesi ise malumdur; unutmak. Öğrenci o sene konuyu tamamen öğrenemez çünkü tamamını anlayamaz. Ertesi sene çoğunlukla baştan alınmalıdır çünkü hatırlanmalıdır. Unutma ise normal bir şeydir, zira bir zamanlar bir şey bildiğin anlamına gelir. Bir zamanlar biliyorduysan sana öğretildiği içindir. Ranciere şöyle der; “Ona öğretilmiş, o da öğrenmiştir, dolayısıyla unutabilir. Arkasında yeniden bir cehalet uçurumu açılır. Ama işin mucizevi yanı şudur: bu cehalet artık başkalarının cehaletidir. Unuttuğu şeyi aşmıştır.”

”Ders görüp, sınav görüp, unutulur. Ve buna ilerleme denilir.” Akılda işe yarar bir bilgi kalmamıştır. Dahası, tamamı hatırlansa bile bu bilgi zaten eksik bilgiydi, işin bir sonraki kısmı gelecek sene öğrenilecekti. Dolayısıyla okulda yıllar geçirmeye devam edildiği sürece bunda sıkıntı yoktur.

Eğitim tıpkı ömrünüzün sonunda piyangonun size çıkacağı garanti edildiği için ömür boyu borçlanmaya devam etmek gibidir. Sorun şudur ki; piyangonun ne zaman çıkacağı belli değildir, dolayısıyla piyango çıkana kadar her sene bir sene daha yaşamak zorunda kalırsınız. Sistem de aynen bu şekildedir. Okula devam ettiğiniz sürece bir yerde tüm bildikleriniz bir işe yarayacak gibi hissedersiniz. Ama diploma alınca da çözüm olmaz ve borçlanma devam eder. Aradaki bilgi eksikliğini ve öğrenme yeteneği kaybını kapatamayacağınız için borçlanmaya devam eder; bu sefer de sistemin tüm kurallarına uymaya karar verirsiniz. Onun söylediği sınavlara girer, onun açtığı pozisyonlardaki işlerde çalışmak istersiniz. Böylece iş çıkışlarında herkesin yaptıklarını yapar, hayattan herkesin beklediklerini beklersiniz. Bunları yaptığınız sürece bilgi eksikliğinizi kendinize hatırlatmazsınız. Hayat boyu bir daha asla kendi başınıza bir şey öğrenmeyeceğinizi garanti etmiş olmanız karşılığı kendi aklınızı kullanmanıza da gerek kalmamıştır..Bu yüzden hayatınızı etkileyen her şeyin nedeni başkalarıdır, çözümlerin tümü de başkalarındadır.

Yürümenin okulu olsaydı müfredat; ayak parmağı tomografisi ile başlardı. Hangi parçaların öğrenmemiz için önemli olduğunu; bütünün ne yaptığını görmeden ve bunun hangi etkileri ile ilgilendiğimizi bilmeden bilemeyiz. Ve eğitimin açtığı en büyük yara konuların, derslerin ve konuların tümünü birbirinden bağımsız zannettirmesidir. Oysa tüm hayat tek konunun parçalarıdır ve her ders her dersle yakın ilişkilidir.

Okul dışında başka hiçbir yerde bu kadar spesifik ayrımlar sadece kendi içerisinde hapsolmuş değildir. Okulun aşırı parçalama mantığı sisteme kolayca müfredat ve bunu gösterecek öğretmen yerleştirebilmek içindir. Bu sebeple okul eğitimi alan kimse öğrendiği derslerin hayatla ilişkili olduğunu, bunların hayat değiştirebileceğini ve tüm problemleri çözmekte kullanılabileceğini düşünmez. Çünkü eldeki parçayı sonsuz konu içinde hangi parçalarla birleştirdiğinde ortaya ne sonuç çıkacağını bilemez.

Gerçek hayatta işler böyle yürümez. Sektörlerde, laboratuarlarda, insan ilişkilerinde sadece sonuçlar önemlidir. Önce sonucu görürüz, sonra parçalara ayırırız. Öğreniyor gibi yapmak, oyalamak, unutmak üzere geçici olarak hafızaya almak için hayatta yeterli zaman yoktur. Bu sebeple bir sonuca gerçekten ihtiyacı olan herkes büyük resme bakar.

Okul bilgisini okul dışında kullanamamayı bırakalım, okul içinde diğer derslerde dahi yardımcı olmaz. Oysa her ders bir diğerinin yardımcısıdır. Bilim dalları tümü birbirinden yardım alarak ilerler. Ama okulda bir derste başarılı olmak bir başka derse çok az yardımcı olur. Tüm konuların birbirinden bağımsız düşünülebildiği yanılgısı öğrenme yeteceğinin gelişmesi için çok tehlikelidir.

Dünyada kendini yetiştirmiş ve dünya tarihine geçmiş tüm örneklere bakalım. Hiçbiri ”bu benim alanım” diyerek diğer konulara gözünü kapatmış değildir. Her ilham verici insanın ortak yönü bütünü görmek amacıyla bakmaları ve sonra hangi detaya indiğini görebilmeleridir. Alıştığımız parçacı mantığı bırakana kadar kendimizi eğitmeye başlayız.

Şimdiki eğitim sistemimiz Matematik ve Dil’i tepeye koyarak diğer dersleri piramit gibi sınıflandırır ve konuları parçalar. Ken Robinson’a göre beden eğitimi ve resim en önemli dersler arasında yer almalıdır. Bertrand Russell’e göre resim, büyük resmi görmek için önemlidir. Yaşadığımız çağda Steve Jobs gibi hayat boyu tasarım yönünü geliştirerek mühendislik gerektiren tüm sektörlerde devrim yaratmış bir örnek vardı. Einstein, fizik bilgisini matematik ile birleştirince insanlığın o ana kadar keşfedemediği şeyleri gördü.

Kendisi öğrenen herkes önce bütüne bakar. İster keman, ister web tasarım, ister satranç, ister eskrim, ister sinematografi öğrenelim; önce bütünü görmeliyiz. Ve bütüne bakmaya alışan herkesin göreceği ilk şey, evrendeki her şeyin birbiriyle iç içe olduğu, okuldaki gibi derslere ayrılmadığıdır. Neyin işimize yarayacağını sadece kendimiz görebiliriz. Tüm konular aynı bütünün parçalarıdır. Bütünü gören dilediği detaya iner, parçayı elde eden ise büyük resmi göremez.

Gravyer peyniri gibi öğrenimin bir başka sonucu, pek çok insanın -hatta çok iyi eğitim almış çok parlak insanların bile sınıfta öğrendikleri ile dış dünyada karşılaştıkları sorunları bağdaştırmakta yaşadıkları anlaşılmaz zorluktur. -Dünya Okulu, Salman Khan

EKLER;

  • Öğrenciler bir konuyu öğrenmelerinin sonraki konuları derinlemesini kavramasını için önemli olduğunu kavramıyorlar. Bir konu ayrıştırılmış, paketlenip sarılıp sarmalanmışsa, ders ve sınav bittiğinde konuyla işin bittiği mesajı veriliyorsa, onu sonradan hatırlamak üzere öğrenmekle neden uğraşsınlar ki? -Dünya Okulu, Salman Khan
  • Tarih dersini düşünün. Bir dönemi ya da bir toplumu ünite olarak sunar. Ayrı bir ders sahası olmasına rağmen edebiyat dersi tarih dersine paralel olmalıdır; böylece öğrenci bu toplumun edebiyatını bütünleştirilmiş bir bütünün parçası olarak anlayabilir. -Okul Devrimi, Ron Paul
  • (Eğitime) Genel olarak doğa ile ilgili konularla, maden, bitkiler ve genel tabiat başlayabiliriz. Bu objelerin taslaklarını çıkarmak için resim ve biçim bilgisi öğrenilmelidir ve bunun için de bir miktar matematik bilgisi gereklidir. Bilim alanındaki ilk dersler en faydalı bir şekilde hem matematik hem fiziki coğrafya öğrenimine yönetilecektir. Resimlerle ve haritalarla açıklamalı seyahat öyküleri siyasi coğrafyaya götürecektir. Yeryüzünün şimdiki durumundan eski dönemlerdeki durumuna gideceğiz ve bu bizi eski coğrafyaya, eski tarihe ve benzerlerine götürecektir. -Eğitim Üzerine, Bertrand Russell
  • En iyi müfredat bütünleştirilmiş olandır. Bu, derslerin birbirlerini pekiştirdikleri bir müfredattır.  -Okul Devrimi, Ron Paul
  • Kesilmiş olan dersler bile kendi içinde tek başına duran parçalara bölünüyor ve ara bağlantıları koparılıyor. Örneğin cebirde öğrencilere, parabolün tepe noktasının formülü ezberletiliyor. Sonra bundan ayrı olarak ikinci dereceden denklem formülünü ezberletiyorlar. Gerçekte ise bu formüllerin hepsi aynı matematiksel mantığın bir parçası; öyleyse neden aynı kavramın farklı yüzleri olarak öğretilmiyorlar? -Dünya Okulu, Salman Khan
  • Geleneksel akademik konuların yapay olarak ayrılmasında görebilirsiniz. (Konuları) Rastgele yerlerinden kesiyoruz, gettolaştırıyoruz konuları. Genetik konusu biyolojide, olasılık matematikte öğretiliyor. Oysa biri diğerinin uygulaması. Fizik, cebirden ve kalkülüsten ayrı bir ders, oysa onların doğrudan bir uygulaması. Kimya fizikten ayrılmış, halbuki aynı olayları farklı düzeylerde ele alıyorlar. -Dünya Okulu, Salman Khan
  • Bir an için bile durum düşünürseniz, bunun yalnız kabul edilemez değil, felaket bir durum olduğunu görürsünüz. Kavramlar birbiri üstüne kurulur. Cebir için aritmetik gerekir. Trigonometri için geometri şarttır. Kalkülüs ve fizik, bunların hepsini gerektirir. Başkalarda bir kavramı tam öğrenmemek, sonra tamamen şaşkınlığa düşme sonucunu doğuracaktır. -Dünya Okulu, Salman Khan
  • Konuların parçalanmasının etkisi, Dünya Okul 178

Leave a Reply