Önce bütünü görmeli, sonra parçaları öğrenmeli

Örneğin, bir seferinde farklı işlemlerle A ve B büyüklüklerinin, sonra B ve C’nin, sonunda da D ve E’nin aralarında bir ilişki bulduysam, bu bana A ve E büyüklükleri arasındaki ilişkiyi göstermez. Eğer belleğim bana bunların hepsini bütün olarak göstermiyorsa, önceden bildiklerimden yola çıkarak da bu sonuca varmam mümkün olmayacaktır. -Aklın Yönetimi Üzerine Kurallar, Descartes
Konuşmayı öğrendiğimizde kelimelerin çoğunun anlamlarını bilmiyoruzdur, hatta kelimenin ne olduğunu da. Yürümeye başladığımızda kaslar, kemikler, sinirler hakkında bilgi sahibi değilizdir. Gelip giden insanlar, arabalar, doğup batan güneş ve akışında bir hayat görürüz; ondan sonra detaya ineriz. İnsan beyni böyle çalışır. Bir derinliğe inmek için önce bir yerde sabit olmak gerekir. Sonsuz boşlukta bir nokta belirmez, evren zaten vardır ve biz bir noktaya odaklanırız.Ama okul bunu bilmez. Tahtaya ‘’a’’ yazarlar, sonra ‘’b, c, d…’ diye gider. Tüm harfleri öğrenince ‘’şunlar sesli harfler’’, ‘’şunlar sessiz harfler’’ derler. Sonra 21 sessiz harfin sekiz sesli harfle oluşturduğu 168 kombinasyondan oluşan kağıtlar dağıtılır. ‘’ba, be, bı, bi…’’ diye gider. Ama bunlar sadece iki harfli hecelerdir. Üç, dört harfli hece ihtimaller içinde onbinlerce ihtimal olduğunu bilerek okuma öğrenmeye çalışırız. İlk kelimemizi okumamız aylar sürer, bir sene bittiğinde hala hangi bütünün hangi parçalarında çırpındığımızı bilmiyoruzdur.

Oysa aynı çocuk okula başlamadan önce kendi ismini bir kağıtta gördüğünde gördüğü ile kafasındaki telaffuz birleşmişti. Ve zaten o anda ismindeki harfleri tanımaya başlamıştı. Televizyon altyazılarında, gazete başlıklarında, reklam panolarında çevresindeki insanlar onları okuduğunda bir şeyler beliriyordu. Hiç okula gitmeyenler bir süre sonra böyle okumayı öğrenir. Ama okula gidildiği anda bu süreç hızlandırılabilecek iken durdurulur. Ve zaten pek çok kelime okuyan öğrencilerin tekrar bir şey okumaya cesaret etmesi uzun zaman alır, o zaman da doğal öğrenme süreci değil hafızasını çalıştırması gereken bir sıkıntı içerisinde.

Ranciere eğitimin parçacı mantığını eleştirir ve bütünü görmenin parçaları birleştirmekten çok daha kolay olduğunu söyler. ”Çocuk zekasının ancak ”k”, ”a”, ”ka” diye öğrenmeye elverişliği olduğunu, ”kalipso” diye öğrenmek için yetişkin, yani üstün bir zeka gerektiğini sanır.’’ (1) der ve ekler; ”Harfleri ayırt etmenin kelimeleri ayırt etmekten kolay olduğuna inanır; yanlış bir inanış, ama sonuçta o buna inanır.’’ (2) Öğretme önce ‘’s’’ harfini, sonra ‘’se’’ hecesini, sonra ‘’ses’’ kelimesini öğretmemelidir. Direkt olarak tahtaya ‘’ses’’ yazmalıdır ve okumalıdır. O anda insan beyni tüm kelimeleri, kelimelerin nasıl birleştiğini ve nasıl okunduğunu anlar. Sonra tahtaya ‘’sel’’ yazdığınız anda farkları ayırt etmekte uzman beyin espriyi anlayıp gülümser. Şimdi öğrendiği harf sayısı üç, son birkaç saniye içerisinde okuduğu kelime sayısı iki olmuştur. Normalde iki kelime okumasına aylar vardı. Sonra ‘’sev’’, ‘’sal’’, ‘’say’’ diye gider. Sonra cümleler yazılır. Bir süre okumaya başlar. Bütün içinde bazı bilmediği heceleri merak eder, öğrenir. Ama onbinlerce ihtimalde neredeyse hiç kullanmayacağı pek çok hece vardı. Kısa bir zaman sonra bilmediği harf de, hece de kalmaz. Bu metot okuldaki yaklaşıma göre çok daha insan aklının çalışma yöntemine uygundur, ama bu bile parçacı yaklaşım sayılabilir. Bunu daha da bütüncül yaklaşıma çekmek mümkündür.

Ağaç hakkında fikir sahibi olmadan da ormanın tanımını yapabilirsiniz. İnsan beyni hayat boyu pek çok bütünü görür ve bazen detaya iner; bütünden başlar, parçadan değil. John Locke şöyle der; ”Mesela bir insan, bir tablo veya saatin parçaları ve çalışması hakkında belli başlı bilgilere sahiptir ancak onlara bakıp tüm parçalarını anlamaya çalışmaz. Tablo veya saat bir yerde duruyor olabilir, bu kişi onları her gün görüyor olabilir ancak onları ayrı ayrı düşünmeye kendini verene kadar onları oluşturan her bir parça hakkında karmaşık fikirlerden başka bir şeye sahip olmayacaktır.

‘’Kant da kurallar bir araya getirilmediklerinde hafızada tutulmaları güçtür. (6) John Locke’a göre de akıl basit fikirlerin birleşip tek bir fikre dönüşmüş halini algılayabilir. ‘’(7)

Bir sinirbilimci olan Dean Burnett, insan beyninin böyle çalışmasını açıklarken ‘’istifleme’’ sürecinden bahşediyor. ”İnsanlar sınırlı kısa süreli bellekleriyle baş etmek ve mümkün depolama alanını artırmak için stratejiler geliştirmiştir. Bunlardan biri ”istifleme” adı verilen süreçtir, burada değişik şeyler tek bir unsur ya da ”istif” meydana getirecek şekilde gruplanır, böylece kısa süreli bellek kapasitesi daha iyi kullanılır. Eğer ”kokuyor”, ”senin”, ”arkadaşın” ve ”peynir” sözcüklerini ezberlemeniz gerekseydi, bu dört sözü ederdi. Ancak ”Senin arkadaşın peynir kokuyor” cümlesini ezberlemeniz istenirse bu beyniniz için tek bir unsur demektir.’’ (4)

Bu bilgi hafıza teknikleri adı altında önerilen metotların tümünde vardır. İnsan beyni en fazla dört unsuru aklında tutabilir. ”Kısa süreli belleğin kapasitesinin ne kadar ufak olduğunu görmek çoğu insanı şaşırtacaktır. Mevcut araştırmalar ortalama kısa süreli belleğin belli bir anda en fazla dört ”unsur” tutabileceğine işaret eder. Birisine ezberlemesi için bir sözcük listesi verilirse, sadece dördünü hatırlaması beklenir. Bu sonuç, sayısız deneye dayanır, ortalama olarak hatırlananların sayısı kesinlikle dörttür.’’ (5)

Parçadan bütüne gittiğinizde bazen birleştirilmeyi bekleyen milyonlarca detay olur. Eğitim sisteminin onlarca yılında parçadan bütüne yola çıkıldığı için bunların neredeyse hiçbiri bir yerde birleşmez. Çünkü hangi derinliğine göre sıradan bir konunun bile milyonlarca parçası olabilir. Daha kötüsü, hangi parçaların nerede birleşeceğini bilmediğinizden bunlar havada boşlukta duran bilgi yığınlarıdır. Elinizdeki parçanın nereye uyduğunu, o bilgi ile ne yapabileceğinizi bilemezsiniz.
Okul tarafından öğretilen neredeyse hiçbir şey tam ve doğru değildir. Konular öğretmenin anlatabileceği, öğrencinin anlayabileceği, sınav yapılabilecek, not verilebilecek ve bunlar denetlenebilecek şekle getirilmiştir. Tek bir bütünün parçaları olan yasalar bile kendi derslerine ayrıştırılmıştır. Sonra kendi içinde önce bölünmüş, parçalanmış; sonra sınavlarda sorulabilir listelere, paragraflara ayrılmıştır. Gereksiz kısımlar atılıp istisnalar önemsizleştirilmiştir. Kafa karıştıracak parçaları daha üst sınıflara ertelenmiştir. Bir konunun tamamını duyarsak kafamızın karışacağı düşünülerek, konuyla ilgili gerçek bilginin ‘’gereksizce detaylı’’ olduğu düşünülerek, dahası nasıl olsa bu bilgilerin hiçbirinin gerçekten bir yerlerde bir işe yaramayacağı iddiasıyla her şey geçiştirilmiştir. Dünyayı değiştiren konular, kimsenin hiçbir işine yaramayacak bir oyalanma halinde insan ömrünün üçte birini kaplayacak şekilde yayılmıştır. Öğrenilen bilgi gerçek, yeterli ve tam doğru olmadığı için, eğitim gören insanın bilgisi değil cehaleti artar.

Yürümenin okulu olsaydı müfredat; ayak parmağı tomografisi ile başlardı. Hangi parçaların öğrenmemiz için önemli olduğunu; bütünün ne yaptığını görmeden ve bunun hangi etkileri ile ilgilendiğimizi bilmeden bilemeyiz. Ve eğitimin açtığı en büyük yara konuların, derslerin ve konuların tümünü birbirinden bağımsız zannettirmesidir. Oysa tüm hayat tek konunun parçalarıdır ve her ders her dersle yakın ilişkilidir

Okul dışında başka hayatın hiçbir alanında bu kadar spesifik ayrımlar sadece kendi içerisinde hapsolmuş değildir. Okulun aşırı parçalama mantığı sisteme kolayca müfredat ve bunu gösterecek öğretmen yerleştirebilmek içindir. Bu sebeple okul eğitimi alan kimse öğrendiği derslerin hayatla ilişkili olduğunu, bunların hayat değiştirebileceğini ve tüm problemleri çözmekte kullanılabileceğini düşünmez. Çünkü eldeki parçayı sonsuz konu içinde hangi parçalarla birleştirdiğinde ortaya ne sonuç çıkacağını bilemez.

Sektörlerde, laboratuarlarda, insan ilişkilerinde sadece sonuçlar önemlidir. Önce sonucu görürüz, sonra parçalara ayırırız. Öğreniyor gibi yapmak, oyalamak, unutmak üzere geçici olarak hafızaya almak için hayatta yeterli zaman yoktur. Bu sebeple bir sonuca gerçekten ihtiyacı olan herkes büyük resme bakar.

Okul bilgisini okul dışında kullanamamayı bırakalım, okul içinde diğer derslerde dahi yardımcı olmaz. Oysa her ders bir diğerinin yardımcısıdır. Bilim dalları tümü birbirinden yardım alarak ilerler. Ama okulda bir derste başarılı olmak bir başka derse çok az yardımcı olur. Tüm konuların birbirinden bağımsız düşünülebildiği yanılgısı öğrenme yeteceğinin gelişmesi için çok tehlikelidir. Salman Khan şöyle der; ”Gravyer peyniri gibi öğrenimin bir başka sonucu, pek çok insanın -hatta çok iyi eğitim almış çok parlak insanların bile sınıfta öğrendikleri ile dış dünyada karşılaştıkları sorunları bağdaştırmakta yaşadıkları anlaşılmaz zorluktur.’’ (8)

Okul kendi amaçları için konuları parçalasa da evrenin tüm ışıltısı tek parça halindedir. Tarih ve ekonomi, biyoloji ve istatistik, fizik ve matematik iç içedir. Dahası tüm bilim dalları aynı bütünün parçalarıdır. Büyük girişimcilerden usta stratejistlere, savaş komutanlarına, ekonomistlere kadar dünyayı değiştirmiş insanların hayata hep bütün olarak baktığını, sonra dilediği alana derinleşebildiğini görürsünüz.

Bertrand Russel, okul müfredatının sayılarla, harflerle, kelimelerle, problemlerle değil; doğa, bitkiler ve tabiat ile başlaması gerektiğini söyler (9). Ona göre fizik ve matematik veya coğrafya ve tarihe derinleşilebilir, sonra yeniden doğaya dönülebilir ve böylelikle her şey daha kolay anlaşılır.

Salman Khan, aynı mantığındaki parçaları olmasına rağmen bir parabolün tepe noktası formülünün ayrı ünitede, ikinci derece denklemlerin ayrı ünitede işlenmesini eleştirir. (10) Hatta ayın ders içindeki konuları bırakalım, ayrı dersler halinde işlenen konular bile birbirinin parçalarıdır. Khan; cebir için aritmetik, trigonometri için geometrinin şart olduğunu, fizik ile kalkulüsün iç içe olduğunu söyler. (11) Hatta sayısal ve sözel dersler halinde işlenen konular bile birbirinden çok ayrı değlidir. Khan, her dersin bir diğerinin uygulaması olduğunu söyler;  ”Rastgele yerlerinden kesiyoruz, gettolaştırıyoruz konuları. Genetik konusu biyolojide, olasılık matematikte öğretiliyor. Oysa biri diğerinin uygulaması. Fizik, cebirden ve kalkülüsten ayrı bir ders, oysa onların doğrudan bir uygulaması. Kimya fizikten ayrılmış, halbuki aynı olayları farklı düzeylerde ele alıyorlar. ‘’ (12)

Diyelim ki cep telefonunuzu kaybettiniz. Önce yatak odasındaki çekmecenin en dibine bakmazsınız. Önce oturma odasına, mutfağa, koridorlara genel bir bakış atarsınız. Sonra yatak odasına gelir, genel bir bakıştan sonra biraz detaya inersiniz. Detaya fazla gömülmeden önce o kadar karmaşık bir yerde olmayacağını düşünür, aynı derinlikte başka detaylara bakarsınız. Hiçbir yerde yoksa daha derine inersiniz. Önce çorap çekmecesini eşelerseniz mutfak tezgahında telefon sizi bekler durur.

Carlo Rovelli şöyle der; ”Bir coğrafi harita, sadece ve sadece daha keskin bir haritanın mevcut olabileceğini bilmemizden dolayı, bilgisel değerini yitirmez.’’ Sonsuz içeriğe sahip bir evrende işinize yarayan bilgi için belirli bir şeye yoğunlaşmak zorundasınızdır. Hangi derinlikte olduğunuzu bildiğiniz sürece o bilgi değerlidir, işinize yaradığı kadarı önemlidir. İşinize yarayan detaya inildikten sonra yeniden uzaklaşır, sonra haritanın başka bir yerine yoğunlaşırsınız. Bu metottur. Ne kadar derinliğe indiğini bilebilmek için önce genele bakmak gerekir. Öğrenmek istenilen herhangi bir konuda önce bütüne bakılmalıdır. Bütünle haşır neşir olunca o aradaki küçük detaylar kendiliğinden hallolur.

Aksi takdirde parçaları tamamlayıp onları birleştirmek zahmetli, yorucu, zor ve gereksizdir. Ama eğitim sistemimiz tamamen bunun üzerine inşa edilmiştir. Ne sonuca ulaşacağını bilmeden bir ömür boyu süren parça ezberleme. Ve birleştireceğin hiçbir yerde onları birleştirememe. Kant’a göre ”anlayış” kavramının tanımı budur. Bütüne ”genel”, parçaların her birine de ”özel” denir. Genel ile özel arasındaki bağlantıyı kurmaya becerisine ise ”anlayış’’ denir ve ‘’akıl’’ da genel ile özel arasındaki bağlantıyı anlama gücü veya yetisidir.”  (13)

Descartes, derinlik konusunu ‘’Aklın Yönetimi için Kurallar’’ eserinde anlatırken düşünce için önemli bir metot sunar. Bir çalışma sırasında öncelikle gereksiz kısımlar çıkarılmalıdır. Sonra genele dikkatli bir bakış gerekir. Hiçbir parçaya yoğunlaşmadan önce bu mutlaka yapılmalıdır. Sonra hangi parçaların yoğunlaşma gerektirdiği kendini belli edecektir. (14) Hangi parçadan başlanacağını bütüne bakmadan bilemeyiz. Bölümlere ayırmak, bütünü gördükten sonra gelir; ”Bir sorunun ne olduğunu tam olarak anladığımız zaman, onu tüm yüzeysel kavramlardan kurtarmak, en basite indirgemek, sıralama yoluyla mümkün olduğunca bölümlere ayırmak gerekir. ‘’ (15)

Bu nedenle bütün bilimlerin birbirine bağlı olduğuna, hepsine bir arada çalışmanın içlerinden birini diğerinden ayıran çalışmaktan çok daha kolay olduğunu anlamalıyız. O halde, aynı nedenle, şeylerin doğruluğunun araştırılmasını ciddi anlamda isteyen biri, tek bir özel bilimi seçmemelidir; tüm bilimler bir diğeriyle ilişkili ve birbirine bağımlıdır. -Aklın Yönetimi Üzerine Kurallar, Descartes

DİPNOTLAR

  1. Çocuk zekasının ancak ”k”, ”a”, ”ka” diye öğrenmeye elverişliği olduğunu, ”kalipso” diye öğrenmek için yetişkin, yani üstün bir zeka gerektiğini sanır. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  2. Harfleri ayırt etmenin kelimeleri ayırt etmekten kolay olduğuna inanır; yanlış bir inanış, ama sonuçta o buna inanır. -Cahil Hoca, Jacques Ranciere
  3. Mesela bir insan, bir tablo veya saatin parçaları ve çalışması hakkında belli başlı bilgilere sahiptir ancak onlara bakıp tüm parçalarını anlamaya çalışmaz. Tablo veya saat bir yerde duruyor olabilir, bu kişi onları her gün görüyor olabilir ancak onları ayrı ayrı düşünmeye kendini verene kadar onları oluşturan her bir parça hakkında karmaşık fikirlerden başka bir şeye sahip olmayacaktır. -Kelimelerin Suistimali, John Locke
  4. Zaman zaman kurallar kümeler halinde de düzenlenmelidir, çünkü bir araya getirilmediklerinde hafızada tutulmaları güçtür. -Eğitim Üzerine, Kant
  5. Basit fikirlerin farklı şekillerde birleşip var olabildikleri gözlemlenmiştir ve akıl da bunların birleşip tek bir fikre dönüşmüş halini algılayabilir. -Kelimelerin Suistimali, John Locke
  6. İnsanlar sınırlı kısa süreli bellekleriyle baş etmek ve mümkün depolama alanını artırmak için stratejiler geliştirmiştir. Bunlardan biri ”istifleme” adı verilen süreçtir, burada değişik şeyler tek bir unsur ya da ”istif” meydana getirecek şekilde gruplanır, böylece kısa süreli bellek kapasitesi daha iyi kullanılır. Eğer ”kokuyor”, ”senin”, ”arkadaşın” ve ”peynir” sözcüklerini ezberlemeniz gerekseydi, bu dört sözü ederdi. Ancak ”Senin arkadaşın peynir kokuyor” cümlesini ezberlemeniz istenirse bu beyniniz için tek bir unsur demektir. -Aptal Beyin, Dean Burnett
  7. Kısa süreli belleğin kapasitesinin ne kadar ufak olduğunu görmek çoğu insanı şaşırtacaktır. Mevcut araştırmalar ortalama kısa süreli belleğin belli bir anda en fazla dört ”unsur” tutabileceğine işaret eder. Birisine ezberlemesi için bir sözcük listesi verilirse, sadece dördünü hatırlaması beklenir. Bu sonuç, sayısız deneye dayanır, ortalama olarak hatırlananların sayısı kesinlikle dörttür. -Aptal Beyin, Dean Burnett
  8. Gravyer peyniri gibi öğrenimin bir başka sonucu, pek çok insanın -hatta çok iyi eğitim almış çok parlak insanların bile sınıfta öğrendikleri ile dış dünyada karşılaştıkları sorunları bağdaştırmakta yaşadıkları anlaşılmaz zorluktur. -Dünya Okulu, Salman Khan
  9. (Eğitime) Genel olarak doğa ile ilgili konularla, maden, bitkiler ve genel tabiat başlayabiliriz. Bu objelerin taslaklarını çıkarmak için resim ve biçim bilgisi öğrenilmelidir ve bunun için de bir miktar matematik bilgisi gereklidir. Bilim alanındaki ilk dersler en faydalı bir şekilde hem matematik hem fiziki coğrafya öğrenimine yönetilecektir. Resimlerle ve haritalarla açıklamalı seyahat öyküleri siyasi coğrafyaya götürecektir. Yeryüzünün şimdiki durumundan eski dönemlerdeki durumuna gideceğiz ve bu bizi eski coğrafyaya, eski tarihe ve benzerlerine götürecektir. -Eğitim Üzerine, Bertrand Russell
  10. Kesilmiş olan dersler bile kendi içinde tek başına duran parçalara bölünüyor ve ara bağlantıları koparılıyor. Örneğin cebirde öğrencilere, parabolün tepe noktasının formülü ezberletiliyor. Sonra bundan ayrı olarak ikinci dereceden denklem formülünü ezberletiyorlar. Gerçekte ise bu formüllerin hepsi aynı matematiksel mantığın bir parçası; öyleyse neden aynı kavramın farklı yüzleri olarak öğretilmiyorlar? -Dünya Okulu, Salman Khan
  11. Bir an için bile durum düşünürseniz, bunun yalnız kabul edilemez değil, felaket bir durum olduğunu görürsünüz. Kavramlar birbiri üstüne kurulur. Cebir için aritmetik gerekir. Trigonometri için geometri şarttır. Kalkülüs ve fizik, bunların hepsini gerektirir. Başkalarda bir kavramı tam öğrenmemek, sonra tamamen şaşkınlığa düşme sonucunu doğuracaktır. -Dünya Okulu, Salman Khan
  12. Geleneksel akademik konuların yapay olarak ayrılmasında görebilirsiniz. (Konuları) Rastgele yerlerinden kesiyoruz, gettolaştırıyoruz konuları. Genetik konusu biyolojide, olasılık matematikte öğretiliyor. Oysa biri diğerinin uygulaması. Fizik, cebirden ve kalkülüsten ayrı bir ders, oysa onların doğrudan bir uygulaması. Kimya fizikten ayrılmış, halbuki aynı olayları farklı düzeylerde ele alıyorlar. -Dünya Okulu, Salman Khan
  13. “Anlayış, genelin bilgisidir. Yargı gücü genelin özele tatbikidir. Akıl, genel ile özel arasındaki bağlantıyı anlama gücü veya yetisidir.”  -Eğitim Üzerine, Kant
  14. Çalışmamıza zor şeylerin araştırılmasıyla başlamamak gerektiğini belirtelim. Bir konuyu ele almadan önce ortaya çıkan ilk gerçekleri gelişigüzel ve herhangi bir seçim yapmadan bir araya getirip, bunlardan başka gerçeklerin, onların da daha başkalarının çıkarılıp çıkarılamayacağını görmeliyiz. Bunu yaptığımızda ise, daha önceden bulunmuş gerçeklerin üzerine uzun uzadıya dikkatlice düşünmek ve neden bazılarını diğerlerinden önce ve daha kolaylıkla keşfedebildiğimiz konusuna özenle eğilmek, bu şekilde keşfedilenlerin hangileri olduğuna daha yakından bakmak gerekir. Böylelikle herhangi bir konuyu ele aldığımız zaman öncelikle hangi araştırmayla başlamamız gerektiğini bilmiş olacağı. -Aklın Yönetimi Üzerine Kurallar, Descartes
  15. Bir sorunun ne olduğunu tam olarak anladığımız zaman, onu tüm yüzeysel kavramlardan kurtarmak, en basite indirgemek, sıralama yoluyla mümkün olduğunca bölümlere ayırmak gerekir.
EKLER
  • Tarih dersini düşünün. Bir dönemi ya da bir toplumu ünite olarak sunar. Ayrı bir ders sahası olmasına rağmen edebiyat dersi tarih dersine paralel olmalıdır; böylece öğrenci bu toplumun edebiyatını bütünleştirilmiş bir bütünün parçası olarak anlayabilir. -Okul Devrimi, Ron Paul
  • En iyi müfredat bütünleştirilmiş olandır. Bu, derslerin birbirlerini pekiştirdikleri bir müfredattır.  -Okul Devrimi, Ron Paul
  • Sürekli yarım kalma, Zeigarnik etkisi, 185, Aptal Beyin***
Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.