Gıda ve Beyin İlişkisi

Doğal ortamlarından alınmış misket hayvanı hayvanat bahçesine konur. Hayvanat bahçesinde doğan yavrular doğal ortamlarında hiç yaşamamıştır. Ancak üstlerinden uçak geçtiğinde panikle yuvaları olan deliklere girmeye çalışırlar. Çünkü ataları nesiller boyu kartal gördüğünde yer altına kaçarak hayatta kalabilmiştir. Bugünkü misketlerin tamamı nesiller boyu kartaldan kaçanların torunlarıdır. Genlerine kartal görünce yer altına inmek yerleşmiştir. Hiç kartal görmemiş misketler dahi nesiller boyu uçak gördüğünde yer altına kaçarlar. Neden yaptıklarını bilmeseler bile…

Misket Hayvanı

Biyoloji, psikoloji ve sosyolojinin dahi temelini oluşturur. Nedenini bilmediğimiz davranışların, beynimiz doğru çalışırken dahi nedenini bilmeden yaptıklarımızın arka planında milyonlarca yıllık gen aktarımı vardır.

Şeker, kısa yoldan enerji demektir. Bugün büyük proseslerden geçip her markette ve hatta her gıda ürününde bulunan şekeri bulmak her zaman son 50 yıldaki kadar kolay değildi. Hatta bugün bir kesme şekerden aldığımız şekeri bir insanın günlük gıdalarından alması aylar sürebiliyordu. Bu sebeple atalarımız binlerce yıl boyunca şekerli bir gıda bulduğunda, hatta tam olgun bir meyve bulduğunda onu hemen tüketmek alışkanlığı edinmiştir.

Beynin ödül yolunu anlamak için biraz nöroloji bilgisi gerekli

Bu, beynin ödül mekanizmasını çalıştırdığı yollardan biridir. Sadece şeker değil, enerji veren ya da ender bulunan herhangi bir gıdada ödül mekanizması çalışır. Çünkü vücudun ihtiyaç duyduğu enerji ve yapıtaşları için gerekli bir gıdayı ağzınıza aldığınızda, beyniniz size ondan almaya devam etmeniz için uğraşır. Bu sebeple, tamamen tok olduğumuzda dahi tatlı gördüğümüzde hemen yer açar. Şeker artık her yerde bulunduğu ve zararlı boyutlarda tüketilmeye başladığı halde her insanda hala ödül yolu çalışır ve tüketilir. Çikolataya ve diğer ender bulabildiğimiz gıdalara her zaman yerimiz vardır.

Nesiller süren gen aktarımı bizi hayatta tutan şey olmuştur. Doğada bir bitki ile karşılaşan atalarımız bunu tükettiğinde hoşuna giderse kokusunu hafızasına alır ve o tanıdık kokunun olduğu yerde yeme isteği uyanır. Ancak zehirlenirse aynı kokudan ömür boyu kaçacaktır. Hepimiz, hayatta kalanların torunlarıyız. Biyolojide en güçlü motivasyon hayatta kalma içgüdüsüdür. Bu da tüm yaşantımızı şekillendirir.

Bozulmuş bir patlıcan yemeği yer de hastalanırsanız, ömür boyu patlıcan yemek istemezsiniz. Koruyucu psikolojiniz sizi aynı durumu yaşamaktan korumak için aynı olayın tekrar yaşanmasını engellemeye çalışır. Size kötü anılar yaşatmış insanlarla takıldığımız mekanlardan bile uzak durmanız da bu yüzdendir. Koruyucu psikoloji sizin hayatta kalmanız ile ilişkilendirdiği davranışlara duygusal reaksiyon gösterir. Bazen koşullar kalktığı halde aynı davranışlara dönemezsiniz.

Sindirim sistemimizin ağızda başlaması, ilahi bir mühendisliktir. Adeta fabrikaya giren malın kontrolü ya da havalimanına girerken tarayıcıdan geçirilmeniz gibi, ağızda da bir ürünü sindirmeye başlarken bir yandan da içeriğine bakarız. Böylelikle hem midemize bilmediğimiz bir şey girmesini engeller ve her gireni tek tek kontrol eder, hem de midenin onu sindirebilmesi için gerekli hazırlıkları yapmaya başlar.

Baumann’a göre bu cihazlar sadece metalleri aramak için değil. Vücut sıcaklığımıza kadar detaylı bilgi veriyor

Yediklerimizde çeşit arttıkça, vücudun sindirmesi için daha çok enzime ihtiyacı olur ve sindirim zorlaşır. Bazı gıdaları birlikte tüketemeyiz, çünkü birlikte tüketmek mide için aşırı zordur. Yine de ödül yolu çalıştıran bazı gıdaları birlikte sindirmesi çok zor olduğu halde tüketiriz. Bu sefer de yemekten sonra halsizleşir, yığılır kalırız. Hatta uyuklarız. Beyin tüm dikkatini mideye vermek için eller ve kollara harcadığı enerji ile beyne harcadığı enerjiyi kısar. Midemiz doluyken şok geçireceğimiz bir haber alırsak veya vücut sıcaklığını korumaya ayrılacak enerji ihtiyacını aşırı yükseltecek bir soğuğa maruz kalırsak kusarız. Vücut, daha önemli sorunlarla ilgilenmek için midenin görevini iptal eder.

Bazen de iş mekaniktir. Sindirimin kolaylaşması için ödül yolunu çalıştıran değişiklikler vardır. Sıcak bile olsa bir ekmeği tek başına sindirmek zordur. Üzerine sürdüğümüz tereyağı onu sindirmeyi kolaylaştırır. Bu sebeple bize çok keyif verir. Kışın soğuğunda sıcak gıdalar ve çorba isteriz, ki böylelikle vücut bir de gıdayı ısıtmakla uğraşmak zorunda kalmaz. Mevcut enerjisini vücut sıcaklığını korumaya odaklayabilir. Yazın zaten hareketli olduğumuz zamanlarda da dikkatini sindirime verip bizi yavaşlatacak ağır gıdalar yerine kolay ve hızlı tüketilen ürünlerden gelecek enerjiye odaklanırız; dondurma gibi.

Nörolojinin en dehşet verici bulgularından biri de her düşündüğümüzde beynimizi değiştirmemiz. Uzun zaman bir davranışı tekrarlamak, nöronların o bağlantıda kısa yol olutşurmasını sağlıyor. Düşünme işlemi de fiziksel bir işlem. Beynimiz enerji harcıyor. Harcanan enerjiyi kısmak için pek çok davranışı var. Örneğin bir olaya mutlu olduğunuzda, aynı olayı ikinci kez yaşayınca mutlu olmuyorsunuz. Çünkü beyin, tekrarlarda boş yere yeniden mutluluk hormonu salgılayarak enerji harcamak istemiyor. Hatta bu yüzden artık mutlu olmak için daha fazlasını istemeye başlıyoruz. (Ayrıca bknz. ‘hedonik adaptasyon’) Beynimiz sadece farklılıkları tespite odaklıdır, aynı olanları görmeye değil.

Düşünmek, nöronlar arası elektrik akımıdır. Sürekli akım olan yollar için daha kısa nöron yolları oluşur ve beynimiz o yollardan geçmeyi daha kolay bulmaya başlar.

Aynı topraklarda yaşamış nesiller aynı gıdalara tükete tükete sindirim sistemini ona göre adapte etmiş oluyor. Vücut, o bölgenin gıdalarını tüketmeye elverişli oluyor. Adanalı biri acıyı rahatlıkla yerken sizin aynı miktar acıyla ölecekmiş gibi can çekişmenizin nedeni bu. Sizin beyniniz, sindirim sisteminizin kaldıramayacağını bilerek o miktar acıyı aşırı kabul ediyor. Aynı şekilde memleketten uzağa gittiğinizde memleketin tatlarını özlersiniz. Vücut, onları sindirecek şekilde evrimleşmiştir ve onları sindirirken ne yapacağını bilmekte ve az enerji harcamaktadır. Yeni evli erkeklerin annesinin yemeklerini eşinden istemesi de bu yüzdendir. Kendisi o yemekleri tüketecek sindirim geliştirmiştir, beyin bunu bozup yeniden bir düzene alışmak istememekedir. Değişimler uzun süreli yeni davranış tekrarlıyla, beynin yeni nöron yolu oluşturacak kadar ısrarcılıkla olur. Bu da irade meselesidir ve çok zordur.

Bir yemeği yerken önce görmek isteriz. Beyin önce göz ile yediği şeyin sağlıklı ve yararlı olacağına ikna olmak ister. Ne kadar yararlı olsa da, bize pis bir şeyi çağrıştıran yemeği yiyemeyiz. Çünkü beynimiz zehirlenip ölmekten bizi korumak ister. Gözümüzden sonra kulağımız devreye girer. Markalar sesle aklınızda kalmak ister. Coca Cola’nın kapağının açılış sesini ya da bir cipsin çıtırtısını düşünün. Beynimiz ferahlık, tazelik gibi konularla ilgilidir. Az veya çok tüketme isteği buna göre şekillenir. Sonra ağzımızda pek çok kritere göre gıdayı inceler. Parçalarına ayırır. Her kısmını bilmek ve tatmak ister. Bunlar olurken de damak ile algılanan kokuya, yani aromaya odaklanır. Her şey doğruysa ve güzelde o gıdayı midemize kabul ederiz.

En önemli kriterlerden biri de kokudur. Koku, beyindeki en önemli duyusal algıdır. Pis bir şey görmek sadece bakışlarımızı çevirmemize neden olurken pis bir koku kusmamıza ve uzun süre bir şey yemememize neden olabilir. Binlerce yıllık gen aktarımı bize kokunun önemini öğretmiştir. Pis koku olan yerde uzun süre bir şey yememek de koruyucu psikolojidir. Bu arada evde yemeğin pişmesini bekleyen kişi, yemeğin kokusunu uzun süre duyar ve sonuçta beyni ne sindireceğine çoktan karar vermiş olur. Yemeğin ölçüsü kaçırılmadığı sürece evde yiyen kişi hem kolay sindirir hem de sağlıklı olur. Dışarıda yemeğin kokusu karşısında beyin gerekli enzimleri hazırlamadan yemeğe oturulur. Bu sebeple fast-food’da midemizi bir anca önce sindirmeye zorlarız. Bileşenlerin her birini ne için kullanacağına karar verecek gerekli vakti bulamayan beynimiz de çoğunu depolamayı seçer. Sonuçta kilo alırız.

Beyin bir gıdayı dört koldan inceler. Göz, kulak, koku, tat testlerinin hepsinden bir gıdanın geçmesi gerekir. Çağımızın felaketi de burada yaşanır. Beynimizin nesiller boyu alıştığı her şeyi mahvederiz. Hem atalarımızın tükettiklerini tüketmediğimiz için alıştığımız metabolizmanın dışına çıkıp beynimizi zorlarız. Hem sürekli ve sürekli ödül yolunu çalıştırarak beynimizin asla kabul etmeyeceği şeylerle midemizi doldururuz. Hem de algılarımızın yanlış çalışmasına neden olarak aslında iyi olmayan özellikler kazandırılmış gıdalarla beynimizi kandırırız.

Kırmızı olmaması gerektiği halde kıpkırmızı domates, çilek aromalı içecek, taze olmadığı halde çıtır çıtır sesi gelen bisküviler. Limon kokulu bir gıda tükettiğimizde beynimiz enzimleri hazırlar. Ama gıda mideye geldiğinde ortada limon yoktur. Sadece tadı limon olan bambaşka bir şey vardır. Bu karışıklık kısa ve uzun vadede sıkıntılara neden olur. Olduğu gibi görünmeyen, koktuğu içeriğe sahip olmayan gıdalar tüketmekten dolayı nesillerin başına hiçbir neslin yaşamadığı felaketler gelmiştir. Fıtratın dışına çıkma, gıdanın fıtranının dışına çıkarılmasıyla olmuştur.

Beynimizi kandırmaya odaklı bir dünyada doğmanın bedellerini yaşıyoruz. Her kes aklımızı çelmek bizi bir başka yöne çekmek istiyor. Çoğunlukla değiştirilmiş oyun kuralları içinde kazanmaya çalışıyoruz. Oysa oyun baştan yanlış. Kendi beynimizi, biyolojimizi, nörolojimizi, psikolojimizi bilmeden düşünmeye çalışırken daha o gün yediğimiz yemeğin dahi kontrolünden habersisiz. Doğru yaşamak bile bilgi sahibi olmaktan geçiyor. Cahil olduğumuzun farkına varmadan önümüze ne konursa kabul etmeye devam edersek başkalarının gıda, ilaç ve eğlence sektöründeki şirketlerini zengin etmekle geçen bir ömür yaşamış herhangi bir kişi olmaya devam edeceğiz.

KAYNAKLAR

  1. Aptal Beyin, Dean Burnett
  2. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Yuval Harari
  3. Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning
  4. Negatif Düşüncenin Gücü, Tony Humphreys