Aya bakarken taşa takılmak

‘Galat-ı meşhur lugat-ı fasihten evladır’

Maddenin kaç hali vardır? Katı, sıvı, gaz diye öğretmek eğitim sisteminin kolayına gelmiştir. Maddenin plazma dahil bu dört hali sadece ilk kategorideki halleri olup 20’den fazla hali daha mevcuttur.

Nasreddin Hoca ile Timur arasında en temel kaynaklarda dahi geçen diyaloglar aslında yaşanmamıştır, zira bu iki tarihi şahsiyet farklı yüzyıllarda yaşamıştır.

Hem kel hem fodul deyişi esasında övgü için kullanılan bir tabirdir. Osmanlı’da saçlarını ilim yolunda ağartan faziletli kimseler için bu yakıştırma kullanılırmış.

Yaygın bilgiler ve genel kültür neredeyse tamamen yalandır. Herhangi bir bilginin arkasında muhakkak araştırdıkça keşfedilen farklı anlam veya sebeplere rastlanılır.

Bir şey ne kadar göz önündeyse, insanımız onunla ilgili o kadar az fikir sahibidir. Her gerçek bilgiye zamanla ilaveler yapılır ve her ilavede gerçekten uzaklaşılır.

Okul müfredatında olmayan ya da öğrenilmemiş bir şeyle karşılaşan insanlar her defasında çevresindekilere “bu nedir?” diye sormazlar, tahmin yürütür, boşlukları kendileri doldururlar. Yaş ilerledikçe bilgiyi kaynağından öğrenme azalır, biliyor gibi yapma yaygınlaşır. Sözlük anlamından ya da gerçek manasından kopmalar yaşanır. Yaygın görüşler esas mananın yerini alır. Nesiller sonra bir bakarız ki gerçeğin kendisiyle alakasız neden ve sonuçlar üzerinden mantık yürütülmeye çalışılıyor. Ve insanlar şaşırıyor, karşı çıkıyor ya da anlam veremiyor.

En önemli, en temel konularda dahi bu böyledir, gıda konusu da bunlardan birisi.

Gıdayı yemek ile eş anlamlı kullanan insanımızın lügatında gıdanın bir karşılığı yok. Gıdanın manası, kutsallığı, uğruna savaşılan bir şey oluşu falan unutuldu, elimizde sadece lezzet ve kalori hesabı kaldı.

Yaşamak için yenen zamanlar geride kaldı, yemek için yaşanan dönem başladı. Şeker kuyruğunda beklemedik, yağmurun yağmaması uykularımızı kaçırmadı, tarla sürecek erkeklerin savaşa gittiği yılları görmedik.

En değerli varlığımız ve en yüksek içgüdümüz; hayatımız. Buna rağmen tüm insanlığın hayatının bir daha yağmur yağmaması, bir böcek türünün yok olması ya da bir bakteri türünün görevini yapmayı bırakmasına bağlı olduğunun farkında değiliz.

John Steinbeck’in Gazap Üzümleri, Knut Hamsun’un Açlık’ı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı raflardaki klasik eserler. Tarihe not düşülmüş bile olsa, okunmayan kitap sadece kağıttır.

Böyle olunca, doğal olarak gıdanın bedeni ayakta tutan ve hayatı devam ettiren bir şey olduğu konusundan habersiz bir şekilde hiçbir fonksiyonunu bilmeden yaşıyoruz. İnsanoğlu kendi bedenini ve onun en temel ihtiyaçlarını tanımadan ölüyor.

Ve günün birinde televizyonlara çıkan birileri insanlara ne yiyip ne yemiyeceğini söylerek tüm insanlığın zekasıyla dalga geçiyorlar. Hangi televizyon kanalına denk geldiğimize göre değişen bilgiler içinde hayat boyu asla “bunun bir doğrusu yok mu?” diye sormadan yaşıyoruz.

İnsanoğlu hiçbir zaman işin gerçeğini merak etmeyecek mi? Ömür boyu bilgi çağını yaşadığımızın, hurafelerin baskısının yerini ulaşılabilir bilgi kaynaklarının aldığının farkına varmayacak mı?
Kendini kendisinin doktoru ilan eden ve bunu en önemli gündemi sayan toplum için bilim; dergi ekleri, ana haber bültenleri ya da gündüz programları kuşağında.

Doğru ve güvenilir bir bilgi hiç yayılmaz mı toplumda? Mümkün değil. Bizde bilim ağızda sakızdır, popülerleşmek için ortaya atılan laf kalabalığıdır, magazinden hemen sonraki konuşma alanımızdır.

Böylelikle ne yiyeceğine başkalarının karar verdiği bir toplum olarak hayatta deneme-yanılma yöntemleri içinde hastalık-sağlık arasında gitgeller yaşayarak döngüler çiziyoruz.

En temel konu olan gıda konusunu bile toplum ve insanlık olarak kafamızda halledememiş olmamız gıdayı dahi tüketim malzemesi, lüks ve eğlence sektörü ve kapitalizm içinde hapsediyor. Hayat hızlanıyor, pişmanlıklar artıyor. Sonra da insan ölmeden bir şeyler yapmak telaşına düşüyor ve mutsuz oluyor.

Bunun en önemli sebebi bilgiye ihtiyaç duymayışımız ise, diğer bir sebebi de muhtaç olduğumuz her şeyin marketlerde her zaman bir şekilde bulunuyor oluşudur. Gıda üretiminin ve ulaşılabilirliğinin insanlara sağlanmış olmasına gıda güvencesi denir.

Gıdayı rahat bulduğu için esas konuyu onu nasıl satın alacağı ve nasıl tüketilecileceği zanneden hiçbir halkın günün birinde onu bulamadığında ne yapacağına dair bir planı yoktur.

Karnı tok, kafası boş insanlar olarak sistem bize ne satarsa almaya razıyız. Gıda konusunu halletmiş olsak, ekmeğimizi ortak bölüşmeyi kabul etsek, karnımızı bir ekmeğin dahi doyurduğunu fark etsek; savaşları ve göz boyayıcı gündemleri bir kenara bırakıp önemli konulara odaklanan, sınırlar ve renkler ötesinde düşünen, el birlik tüm meselelerini çözen bir insanlık yaratmak için yani medeniyetin ütopyasını gerçekleştirmek için bir adım atmış olurduk.

En son ne zaman kendimizi aptal gibi hissettik? Gerçekten kendimizi içten içe övdüğümüz gibi zeki insanlar olsak her gün aptal yerine konduğumuzu düşünürdük. Hiç olmazsa birimiz çıkardı da gıda konusunu halledip sağlık, eğitim, teknoloji, iş gücü, ekonomi ve diğer konulara geçmemize ön ayak olurdu.

Ama biz tabağın desenine göre misafirin bizle ilgili görüşünün değişeceğini zanneden, bir şey duyup “şu zararlıymış” diye herkese anlatan, sevdiğimiz bardak olmayınca içecekten daha az tat alan, televizyonda dizi izleyip markette tercihleri karışan, zayıflamakla ilgili söylentileri dinleyip sağlığını bozan ve sonra kulaklarını ve ağzını aklından fazla kullanmanın sonucu olarak yoksulluk, açlıkla ilgili endişe girdabından çıkamayarak sürekli çalışmak zorunda kalan insanlarız.

Kaç yılına geldiğimiz önemli değil.

Galileo dünyanın yuvarlak olduğunu keşfettiğinde engizisyon mahkemesinde yargılanmıştı. Neil Armstrong’un aya ayak bastığı televizyonlarda gösterilirken siyahilerin üniversiteye girme talepleri yüzünden olaylar yaşanıyordu.

Bilimi teknoloji haline getirip yaygınlaştırıyorlar ve hayat standartlarımız değişiyor diye ilerledik zannetmeyelim. Bilim ve takvim ilerliyor ancak anlayışlarımız Ortaçağ düzeyinde kalmaya devam ediyor.

Linç ve boykot kültürü, anlamadığını dışlama, yalanların yayılması, anlatması keyifli hurafelerin baş tacı edilmesi, bilimin magazinleşmesi ve sesi çok çıkanın haklı kabul edilmesi anlayışı devam ediyor.

Ne seviyede olduğumuzu görmek için gazete, televizyon ve sokak gündemlerimize bakmak yeterli.

Ortalama 12 yıl okul okuyoruz. Yabancı dil bilmiyoruz, tarihi anlamıyoruz, matematikten nefret ediyoruz, anadilimizin dahi kurallarına hakim olan kişi sayısı azınlıkta. Ama en azından gıda bilinci bari topluma aşılanmalı, neyin ne olduğundan haberdar olunmalıydı.

Zira ilkel çağlardaki insanlar dahi gıdanın ne olduğunun farkında idi. Okul, modern toplum, şehirler, tarih yok iken gıda gündemi vardı.

Gözümüz yükseklerde ama kendimiz zeminde olunca ayağımız daha ilk taşa takılıyor ve düşüyoruz.

İnsanlar önce kendisine sonra birbirlerine artık “gerçekler orada dururken bu fikirlere nasıl kapılabildin?” diye sormalı.


Bu yazı ”Gıda Mühendisi gibi Düşünmek” kitabından alıntıdır.

Abdullah Reha Nazlı

Abdullah Reha Nazlı

Mühendis, girişimci, tasarımcı, yazar.